29 Aralık 2011

Düşüneyazmadık bile.

O kadar uzun zamandır yazmıyorum ki, nasıl başlayacağımı bile unutmuşum.

Hani atomu parçalamaktan zordur ya ön yargıları parçalamak, biraz uğraştım ben bu durumla. Oradan başlayalım, devamı gelir.

"Benim ön yargılarım yok, tamamiyle özgür düşünce ile karar veriyorum" diyen kişi yanılır. Çünkü bütün kararlar özneldir ve temelinde senden parçalar barındırır. Bu parçaları da sen deneyimlerinle elde edersin, deneyimlerin de sana peşin hükümlülük getirir. Çünkü tecrübenin getirdiği en büyük dezavantaj da buna bağlı olarak, ukalalıktır. Çok bilenin çok yanılmasının sebebi de budur. Kendinden o kadar emin olursun ki, özgüvenin gözlerini o kadar kör eder ki gün gibi ortada olan gerçekleri göremezsin. Bazen büyük zararlar getirir bu sana, bazen küçük; ancak en nihayetinde yüksekten uçmanın bedelini ödersin.

Çok fazla tecrüben olmuştur, olabilir. Çok görmüşsündür, yaşamışsındır; gayet mümkün. Kitapları yaladın yuttun, yürü be! Ancak bu durumun gözlerini bağlamasına izin vermemen gerekir. Her noktada durup düşünmen, en azından bir defa "Ben ne yapıyorum, hangi mantıkla ilerliyorum?" sorusunu sorman gerekir. Tamamen önceki başarılarını göz önüne alarak "Bu da benzer bir durum" mantığı ile karar verirsen, faka basarsın. Çünkü hiçbir durum birbirine benzemez, hepsi tamamen kendi çerçevesi içerisinde ciddi olarak değerlendirilmeli ve yorumlanmalıdır.

Sürekli yapılan genellemeler, mangalda kül bırakmamalar da tamamen bunun eseridir. O kadar kız tanımıştır ki kızlara güvenemeyeceğini söyler, o kadar erkek görmüştür ki en iyisinin köküne kibrit suyudur; doğulular şöyledir, egeliler böyledir.. Bunlar kimsenin işine yaramayan, ucuz ego okşamalarından başka bir şey değildir. Kişi tevazu sahibi olmalı ve bunu hayatına da yansıtabilmelidir. Her ne zaman bir şeyi iddia ederse durmalı, kendini sorgulamalıdır. Çünkü ön yargı böyle bir şeydir, alır götürür insanı; kendini bir halt zannedersin. Çünkü dayandığın tek nokta sensindir ve tezinin doğru olması için bir halt olman gerekir.

Bu tarz insanlarla tartışmak bana her zaman çok zor gelmiştir. Söylenenler havadadır, atıp tutmalar gözle görünür boyuttadır ve ciddi biçimde daraldığınızı hissedersiniz. Sizi içten içe kemiren, mutsuz eden bir tavır vardır karşınızda, ne kadar dayanabilirsiniz ki buna? Mantıklı savlarla gitmek istersiniz, ama karşınızdaki sekiz yaşındaki bir çocuğun yapacağı kadar içi boş yorumlarla size gelir ve kabul etmeniz için bastırır. Sözle baskı kurmaya çalışmak, korkakların işidir.

Madem bu noktaya geldim, biraz da tartışmalardan bahsedeyim. Geçtiğimiz günlerde 12 Angry Men isimli filmi izledim. Bazı açılardan çok geç, bazı açılardan ise tam zamanında izlediğimi düşünüyorum, ama geç kaldığım her dakika kayıp olabilirdi. 12 tane adamın bir odadaki tartışmasını anlatan bir film, tam bir başyapıt. Orada her cins adamı görüyorsunuz; sakin kalan, dalga geçen, ateşle savunan, tehdit ve rencide eden. Bazı kişiler konuşurken o kadar sinirleniyorsunuz ki, filme girip adama uçasınız geliyor. Düşündüğünüz zaman ise, kendinizi kesinlikle oturtabileceğiniz bir karakter bulabiliyorsunuz, sanırım filmi başyapıt yapan noktası da bu. Eğer gerçekten açık sözlü iseniz, o saldıracağınız adamın yerinde olduğunuzu da düşünebiliyor olmanız gerekir. O kadar itici, o kadar mantıksız bir adam; ama kendinden bir o kadar da emin ve saldırgan. İnandığı şeye o kadar bağlanmış ki, gerçekleri göremeyecek noktaya gelmiş. Doğru bir şey söylüyor olsa bile tarzı insanları inkara zorluyor. İşte bahsettiğim insanlar, bunlar.

Bu yazıyı okuyan 3-5 (iyimser bir rakam) kişiden bir tanesisiniz ve siz kesinlikle böyle insanlar değilsiniz değil mi? Her zaman mantığı ön planda tutan, tamamen geçmişinden sıyrılmış objektif insanlar sizsiniz. Lütfen. Şu ana kadar istediğim sakinlikte tartışabileceğim bir insan bulamadım, bulduklarım da hoşuma gitmedi. Sürekli bir şeyleri tartıştım (kavga dövüşten bahsetmiyorum, fikirler üzerine yorumlar yaptık), ancak aradığım tartışmacıya rastlayamadım. Çok kaliteli insanlar vardı, onların da içlerindeki ukala çocuğu gördüm. Kendim efsane bir insan olduğum için değil, yakınında bile değilim; bana efsane bir örnek olacak insan aradım her zaman. Karşımda sakin bir biçimde tezlerimi çürütecek, beni aslında yerin dibine soktuğunu iki gün sonra anlayabileceğim bir tartışmacı istedim hep. Öyle olabildim mi? Yok daha neler. Belli bir noktadan sonra sürekli suçu yüklediğim Karadenizli damarım kabarır, inkarlar saçmalamalar havalarda uçuşur ve konu kapanır.

Ön yargılar bu hale getiriyor bizi, sürekli sürüye uydurma çabaları hür irademizi parçalıyor. İnsanlar bilmedikleri konularda öyle bir ahkam kesiyorlar ki, kanım donuyor. Bu bilgisizlik bir de ön yargı ile buluşunca resmen canavarlar yaratıyor, önü alınamaz bir dalga halinde toplumun üzerine gelmeye başlıyor. Bir insanın inandığı iyiye kötü demek moda oluyor, kişinin inancını bilmeyen binlerce insan adamın arkasından sövüyor.

Kayıtsızlığa önceden çok karşıydım, bilinçsizlikten daha kötü görünürdü gözüme. Bilmemek ayıp değildi, öğrenmemek ayıptı. Zamanla fark ettim ki; "bilmemek ayıp değil, ama öğrenmek de ayrı sıkıntı, o zaman bilenlerin yolundan gidelim" akımı almış yürümüş durumda. Bu hali gördükçe kayıtsızlığa olan inancım arttı, en azından kimseye bir zararı olmayan müessese. Bilmiyorum, fırsatım olunca öğreneceğim, ancak şu anda konu ile ilgili fikrim yok. İyi olabilir, kötü olabilir, bomboş bir şey olabilir; ama en azından bilgisizliğimi kamufle edecek bir kitleyi kullanma ihtiyacı içerisinde değilim. Genel görüşlerin arkasına sığınarak "Benim fikrim bu. Haydi beni geç, bu kadar insan da mı yanlış düşünüyor?" saçmalıklarının peşinde değilim. İnandıklarımı mantığıma dayandırmak yerine diğer kişilerin nereden geldiği belli olmayan çığlıklarının arkasından sessizce sayıklamıyorum. Kendinizi inandırdığınız şeyleri bir defa düşünün, acaba hangi noktada son bulacaksınız. Bu düşünceler sayesinde hiçbir zaman gelmek istemeyeceğiniz noktalarda bulursunuz kendinizi, "Ne karaktersizlik bu yahu" diyerek utanırsınız davranışlarınızdan; ancak bunun farkında olmanın vereceği serinlik sizi biraz kendinize getirebilir.

Ne dolmuşum yahu, kelimeler birbirini kovaladı resmen. En çok aklıma gelen nokta da şu ki, zaten yazının burasına kadar okuma başarısı gösteren bir insan bir noktada kendisi ve düşünceleri ile yüzleşmesini de bilmiştir; dolayısı ile yine herkesin bildiklerini kendi kendime atıp tutmuş oldum.

Hoop, bir önceki cümlede okuyan kişinin kendisini tanıdığını varsaydım, muasır medeniyetler seviyesine çekiverdim. Peşin yargılar böyle saklanıyor işte aramıza; fark edemiyoruz, ama aslında onlar bizim yegane ego kaynaklarımızdan bir tanesi ve bizim buna ihtiyacımız var (Yok dediğinizi görür gibi oldum, "Peh!" der gibi güldüm).

Yakın zamanda tekrar yazabilirim umarım. Biraz daha sakin kafayla, güzel şeyler yazmayı planlıyorum. İstiyorum. Umarım. Hayırlısı.

28 Ağustos 2011

Yeterince dinlenemedik bir türlü.

Neye ihtiyacımız var biliyor musunuz? Motivasyon. Sadece biraz, ateşleyecek kadar. Diri tutabilecek, bir konuya yoğunlaştırabilecek ve o konuda  çaba sarfettirecek kadar. Fazlası değil.

Şu zamana kadar ne için, ne amaçla, neyin peşinden gerçekten "yapabileceğiniz her şeyi" yaptınız? Söyleyeyim, hiçbir şey için yapmadınız. Elde edemediğiniz her şey, aslında yeterince çaba sarf etmediğiniz için sizin olmadı. "Biz de tanrı değiliz, yapamayacağımız şeyler var" mı dediniz? Zaten kimse sizden 6 günde mükemmel bir düzen beklemiyor ki; ha eğer isteğiniz buysa önce ayaklarınız yere bassın, sonra gelin.

Çok istediniz ama olmadı, bir türlü tamamlanmadı, neden? Çünkü biz, insanoğlu, eylemsizlik denen mereti irademiz ile yenemiyoruz. "En az enerji ile durumunu sürdürebilme" var ya, bizi yakan kısım bu işte. Örneğin, blog istatistiklerini görmüşsünüzdür. Türkiye tıklama listesinde 4. sırada, ancak geçirilen süre konuya dahil olduğu zaman listede bile yok, neden? Çünkü biz merakla giriyoruz, yazıyı görüyor ve okumuyoruz, çünkü bizim böyle bir alışkanlığımız yok. Neden yok? Çünkü okumak bakmaktan daha zor. Dizi izlemekten veya fotoğraflara bakmaktan daha zor. "Şu insanla birlikte çok eğleniyoruz" diye tweet atmaktan veya "@midpoint" şeklinde check-in yapmaktan daha zor. İşte biz buna bile, okumaya bile üşeniyoruz.

Şu zamana kadar hangi konularda elinizde olmayan sebeplerden dolayı başarısız oldunuz? Hoca zor sordu da dersten mi kaldınız? Yan masadaki sizi lafa tuttu da işi mi yetiştiremediniz? Ayağınız kaydı da topa mı vuramadınız? Geçin bunları, hikaye. Şunu iyi bilmek gerek, başarısızlıklarınızın tek sorumlusu sizsiniz. Neden mi? Çünkü sonuçlarına siz katlanacaksınız ve diğer insanlara bulduğunuz hiçbir kabahat gideni geri getirmeyecek.

Aslında biraz da bu yüzden rahatız, başarısızlıklarımızın bütün yükünü üzerimize almıyoruz. Ona buna suç bulma şeklinde üzerimizdeki yükü atıyor, kendimizi rahatlatıyoruz. Bu şekilde alıştık tembelliğe, çünkü biz suçlu olmayız ki. Aynı örneklerden devam edersek:

İş yetişmemiş: Zaten yetişmezdi, zamanında söylemeleri lazımdı.
Topa vuramamış: Yerler ıslak, pas da hızlı geldi.
Sınav felaket: Hoca geçmiş yıllara benzer hiç sormamış ya!

Ne bekliyordunuz pardon? Sen yeterince iyi çalışmadın ki iş bitsin. Sen yeterince idman yapmadın ki o topa vurmayı öğrenesin. Hele hele sen, son gece çıkmış sorulara bakıp sınava gelirsen olacağı budur.

Günlük konuşmamızda bile yeterince özgün değiliz, bunun için bile çabalamıyoruz, klişeler havalarda uçuşuyor. İki tane kelimeyi ekleyip, en azından bunu deneyip bir zenginlik katmıyoruz konuşmamıza; çünkü bu hali de işimizi görüyor. Ama görüyor mu gerçekten? Karşınıza birileri gelip de "sıkıcılığınızı" yüzünüze vurana kadar yarar işinize. 

Peki o zaman ne olur? Sıkıcı bir insan olsanız ne olur yani, herkes eğlenceli olmak zorunda mıdır? Tabii ki değildir. Ama belli bir zaman sonra o adam aradığınızda açmazsa, bunun suçu da sizde demektir. Adama suç bulamazsın, senin sıkıcı olma hakkın kadar onun da senden uzak olma hakkı vardır. Yani, en basitinden konuşma dilindeki tembelliğimiz bile etkiler gidişimizi.


- Abi Çin aldı yürüdü ya..
- Adamlar eşek gibi çalışıyor oğlum, günlük 5 dolara çalışıp fabrikada yatıyorlarmış!

Bu çok tanıdık bir geyiktir değil mi? Peki hiç bundan sonra "Peki biz neden böyle çalışmıyoruz?" diyen bir kişiyi duydunuz mu? Duymadınız, çünkü bunu söylemek sorumluluktur. Bunu söylediğiniz anda yanınızda bütün pişkinler "O zaman git sen de 5 dolara çalış, ehe mehe" diye güleceklerdir. İşte bu imrenme ve arkasından gelmeyen çalışma azmi ile bir muasır medeniyetler seviyesine NAH çıkarız. Biz ancak ağzımızı yorarız, çekik gözlüler de alır yürür. 15 sene önce esamesi okunmuyordu, şimdi neredeyse Dünya'nın altında "Made in China" yazacak. Peki 15 sene sonra biz nerede olacağız? Var mı içinizde öyle bir ışık gören, çalışmamızla dünyada söz sahibi olacağız diyen? Diyen varsa buyursun gelsin.

Düşünmek yerine düşünülmüş olanı konuşmak, hatta olanı konuşmak bizim işimiz; çünkü en kolayı bu. Çalışmayın gençler, sakın ha; nasıl olsa öyle de öleceğiz, böyle de. Ama konu başarısızlıklarınız olduğunda da bir durun düşünün; "Acaba?" diyin, "Acaba ben nerede yanlış yaptım?"

Konumuzun başına dönecek olursak; evet, motivasyona ihtiyacımız var. Bahanelerimiz her ne kadar bizi yıldırsa da, devam edebilmek için desteğe ihtiyacımız var. Baktığınızda bu motivasyonu da siz yaratıyorsunuz aslında, yani bu da sizin sorumluluğunuzda. Ama iyi olmaz mıydı şimdi bir Nobel, bir Pulitzer falan, he? Şakası bir yana, sadece küçük bir gülümseme, belki bir tebrik, takdir, en ufağından bir "Eline sağlık" görür aslında işimizi. İşte biz bunu bile çok görüyoruz birbirimize. "O senin işin, yapacaksın tabi" mantığı ile verimi yerlere almak bir yana, çalışanı da yıpratıyoruz. Basit şeyleri esirgiyoruz birbirimizden, tahammülsüz davranıyoruz. 

Tek yapmamız gereken sadece biraz daha kibar ve anlayışlı olmak, karşındaki insana istediği küçük sevinçleri yaşatmak; hepsi bu. Böylece herkes daha mutlu olacak.

29 Nisan 2011

Biz kiii!

Aslında kendimizi fazla büyütüyoruz biliyor musunuz? Ahkam kesiyor, memleket kurtarıyoruz. Ancak şöyle bir sorun da var ki, düşündüğümüz kadar büyük değiliz. Bu bir kendini aşağılama veya küçük görme değil, sadece boyumuzdan büyük laflar ediyoruz, hepsi bu. Kolayca siliyoruz, kolayca yıpratıyoruz, kolayca savurup atıyoruz bir kenara. “Olmaz”lar, “Asla”lar havalarda uçuşuyor, kendimizden emin tavrımızdan ise asla ödün vermiyoruz. Peki, neden?

Neden bu kadar zor bir yanlışı kabullenmek? Bir başka düşüncenin doğru olduğunu sorgulamadan reddetmek nasıl bir mantık? Bildiği, ama ne şekilde öğrendiğini bile bilmediği gerçeklere insan nasıl bu kadar sarılabilir, ölümüne savunabilir onu?

Söyleyeyim: Saplantı. Yenilmiş olmak, yanlış biliyor olmak, kısacası “hatalı olmak” bizim gibi büyük insanlara yakışmaz. Biz, her zaman mantığımızla hareket eder, kafamızda doğruyu bulur ve onun izinde yürürüz. Neymiş o öyle yanlışlar hatalar falan? Mümkün mü? Yakışır mı bize?

Hani popüler sözler vardır ya, saçma sapan facebook gruplarında sıkça rastlarsınız. İnsanlar çılgınlar gibi paylaşır onları, ama bir çok tek bir kez bile gerçekten ne demek istendiğini düşünmemiştir. Ağırdan almaktan, kabullenmekten, yanlışı fark etmenin erdem olmasından bahseden çok muhterem kişilerin sözleri döner durur sayfalarda. Bu kadar okunur, bu kadar takip edilip paylaşılır; ama neden bir kişi bile açık yüreklilikle “Aslında sen haklısın, ben bu konuda yanılıyorum” diyemez?

Mantıklı sebepleri vardır tabi. Yanlışını kabul etmek demek, dev bir otoritenin bir anda yıkılması demektir. Kendi içinde kurduğu her şeyin yanlış olabileceği, tüm inançlarının sorgulanabileceği aklına gelir bir anda. Böyle bir yükün altından kalkamazsınız. Bunca yıldır karakteriniz, inançlarınız, eğitim ve öğretiminiz ile birlikte evirdiğiniz her şeyin koca bir balon olduğunu düşünürseniz, hatta bunu tam olarak bir saniye içinde fark ederseniz ne olur? Çirkeflik olur, başka bir şey olmaz; çünkü artık durum hatalı olup olmamakta değildir. Bir şekilde haklılığınızı ispat etmeniz gerekir, yoksa yılların birikimini tehlikeye atarsınız. Ne yapacaksınız? Genel olarak yapılan iki şey vardır, alınganlık ve saçmalama.

Alınganlıkta, felsefe tartışmalarının en büyük yanlışlarından biri olarak kabul edilen tartışmayı “kişiselleştirme” yoluna gidilir. Bir anda olayı kendine ya da karşındakine bağlarsın. “Senin anana öyle yapsalar hoşuna gider mi?” gibi, tartışma ile sadece bir ortak kelimesi bulunan farklı olayları bir damara basarcasına birleştirmeye çalışırsın. Karşıdaki de “Ne alakası var?” der doğal olarak, sen de “Yaa..” dersin manidar biçimde. O andan sonra konuşma o kadar kötü ilerler ki, nereye gittiği belli olmaz; hele hele tartışmacılar biraz rayından çıkarsa, orada bitmiştir. Haklı olan sinirlenir, çünkü ortada bariz bir saçmalık savunulmaktadır ve bunu çürütememektedir. Durum tam bir “Cahil adamla ne zaman tartışsam zararlı çıktım” haline gelir. Cahil kardeşim mağrurdur ama, bir anda başlar saldırmaya. Daha karşısındaki ile sabit bir ses tonunda konuşmayı beceremeyen adam, bir anda esip gürlemeye başlar. O gazla iki üç tane daha benzer dayanak bulur, sonra alır yürür. Böylece kafadaki düşünceler sağlam, her şey tamamen doğrudur.

Saçmalama kısmı bu kadar karmaşık değil. Yamulan taraf bir anda saçma sapan iddialar ortaya atmaya başlar, haklı taraf belli bir yerden sonra bıkar, saçmalayan kazanır. Böyle saçma düşüncelerle de diğer fikirlerinin doğruluğuna inanmış olur.

Saplantı dedik, geniş bir giriş yaptık, diğer kanallarından da bahsedelim biraz.

Mesela, kendince etik değerleri vardır herkesin. Faraza, ailesi yemeği ağzın kapalı ye demiştir, o da yemeği ağzı kapalı yemesi gerektiğini bilir; neden diye sorsan kilitlenir kalır. “Başkasının karşısında öyle yersem adamın midesi bulanır, döke saça yersem hoş olmayan bir görüntü ortaya çıkar”  gibi basit ötesi bir savunma bile yapamaz. Sen bunu düşünceyi önüne koyduğunda ise “Bir de serbest düşünce diyorsun. Tamam, o zaman şunu sorarım: Kime göre hoş olmayan görüntü? Neden hoş değil, ailen sana bunun hoş olmadığını söylediği için mi?” gibi şahane bir çıkış yakalar. “Her şey sorgulanabilir, her düşünce elekten geçmelidir; ancak toplum içerisinde yaşıyorken topluluğa göre hareket etmek gerekir” dediğiniz zaman da “İşte memleketi böyle böyle koyun yaptılar” diye bitiriverir. Bak canım benim, öncelikle etik değer öyle sorgulama ile bulunacak, bireysel uygulanacak bir şey değildir. Sen tek başına ne uygularsan uygula ahlak kurallarına uygundur zaten, çünkü kimsenin umrunda değildir. Tamamen bir çılgınlık olsa ne olur, olmasa ne olur. Ama toplum içerisinde yaşarken, toplumun ahlak kurallarını benimsersin, kendi kurallarını oturtmaya çalışmazsın. Böyle oturtacağın kurallar işlevsizdir, çünkü toplum ne istiyorsa onu yapar.

Geçen gün en fazla aratılan “porno kelimeleri” haber yapmıştı gazetenin bir tanesi. Sonuçları da yazmışlar güzelce. Dünya üzerindeki insanların arattığı kelimelerden birincisi ve ikincisi gayet güzel yazıyorken, üçüncüsü yazılamıyor; o kısım boş. Demek ki neymiş, insan yalnız başına asılırken ne istiyorsa onu yapıyor, ama toplum içerisinde o işler öyle yürümüyormuş. Senin o savunduğun değerler tarayıcında gizli pencere açana kadarmış demek ki. Topluluk içinde sözü geçse yakar yıkarsın “Böyle saçmalık mı olur, gençlik nereye gidiyor!” diye, ama herkes aslında aynı yere gidiyormuş demek ki; artistlik yapmanın bir gereği yokmuş. “Bence o yanlış, bu böyle olmamalı” sözlerinden önce bir durup düşünmek gerek “acaba neden” diye.

Bir de idealist arkadaşlarımız var. Aslında, herkes idealist, herkes doğru bildiğinin peşine gitmeye çalışıyor; ama o bildikleri doğruların değişme hızının da bir farkına varabilseler ya. Kendilerine danışsan mümkün değildir, o hareket yapılamazdır. İki sene sonra yapılma ihtimali ortaya çıkar, beş sene sonra kim ne istiyorsa onu yapsın olur, on sene sonra da “kaçınılmaz son” haline gelir. Ne güzel, mantığını bozanak gibi döndürüp her şeyi kendine caiz ilan etmek, şahane! Geçenlerde “idealizm cahilliktir” demiştim, bunun üzerine birileriyle tartışmayı gerçekten çok isterim. Bir düşünce olarak bunu doğru bulmak hoşuma gitmiyor çünkü. Bunca insanın uğruna ömrünü verdiği, dünyanın düzenini değiştiren şeyler hep idealler değil miydi? Böyle güçlü bir motivasyonu cahillik olarak adlandırmak gerçekten içime sinmiyor, ancak aksine de inandıramıyorum kendimi. Boş, amaçsız, sebepsiz geliyor. Tamamen kişisel takıntılardan, bildiğinin insanlık için en doğrusu olduğunu inanmaktan ileri geldiğini düşünüyorum. Birilerinin bana bunun yanlış olduğunu söylemesini, çok destekli biçimde gelerek beni aksine ikna etmesini bekliyorum (İnsanlar işini gücünü bırakmış beni ikna peşinde koşacaklarmış, ondan öyle söyledim). Buna bir antitez olarak “düşük karakterli olmak”, “yeterince inançlı olmamak” gibi şeyler geliyorsa aklınıza, orada durun. Çünkü sizin şu anda kendinizi inandırdığınız, ama genel geçer bir dayanağı olmayan düşünceleriniz pek ilgimi çekmiyor şu anda; bana mantıklı (kendinizce mantıklı değil, subjektif olarak mantıklı) verilerle gelin. Çünkü kendinizi kolay kandırabilirsiniz, evet; ama bir başkası o kadar kolay olmayacaktır.

Tek bir takıntıya kızmıyorum (belki onlardan bende de olduğu içindir), o da motivasyon amaçlı olan küçük şeyler. İnsanın psikolojisini destekliyor, insanlar ondan güç alıyor. Bir takım davranışları yaptıklarında zarar görmeyeceklerini ya da fazladan mutluluk yakalayacaklarına inanıyorlar; inanıyoruz. Buna neden kızmadığıma gelirsek, biraz öncekilerin yanında çok daha masum kalıyor. Temelinde de bencillik var, insan doğası işte, ne yaparsınız. Ben de isterdim hiç saçmalamadan çiçek gibi bir ruh sağlığına sahip olmak, ama bu gibi desteklere ihtiyaç duyuyor insanlar. Bunları uygulamak mı daha kötü, uygulamamak mı bilemiyorum; ileri safhaları çok sıkıntılı olabilir.

İşte, siz bu kadar inanıyorsunuz ya bir şeylere, savunuyorsunuz ya, hepsi boş aslında. Günü geldiğinde hepiniz “Çocuk var abi, yapamam; o riski alamam” gibi şeyler söyleyeceksiniz. O zaman anlarsınız ne söylemek istediğimi.

8 Nisan 2011

Umut herkesin ekmeğidir!

Aslında evet, insanı yaşatan bir umuttur. Çünkü bir insanı ayakta tutabilecek, hayata sarılmasını sağlayacak yegane şeydir. Umutsuzluk aramızda Umut Sarıkaya'dan gelme komiklikleri çağrıştırsa da; kendi içerisinde incelendiğinde göründüğünden çok daha hazin, bir o kadar da tehlikeli bir durumdur.

Öncelikle, neden hazin olduğundan bahsedelim. Umudu olmayan bir insan yok gibidir, hatta mümkünse olmasın da denilebilir. Zaten yaptığı işlere de bağlanmaz, herhangi bir şekilde çabası yoktur. "Sonunda ne olacak, ne için uğraşacağım?" sorularıyla boğuşuyordur sürekli. Her hareket zor, her davranış ağır gelir. Kendisine güveni de yoktur, saygısı da. Sürekli içerlemektedir, içten içe kıskanmaktadır ve kendisini arzuladığı başarılara çok uzak görmektedir.

Yok gibidir, çünkü herhangi bir iddiası yoktur ortada. Bir şeyi tamamlama veya başarma gibi bir hedefi olmadığı için kişiden başarı beklenemez, dolayısı ile de iş teslim edilemez. Somurtkandır, uyumsuzdur ve mutsuzluk saçmaktadır. Yardımcı olmaya çalışan insanların da kalbini kırar, kendisinden beklenmedik tepkiler verir. Çevresini daima üzer, kimse sabır taşı olmadığı için de yavaş yavaş etrafındaki insanları kaybetmeye başlar. Kaybettikçe hırçınlaşır, saldırdıkça da yalnızlaşır. En sonunda tek başına kaldığını fark eder; kimsenin kendisine değil yardımcı olmak, hakkında düşünmek bile istemediğini fark eder. Zor gelir, ama artık yapacak hiç bir şeyi yoktur; çünkü artık sadece iki seçeneği kalmıştır: Ya herkesin denediği gibi yeni bir başlangıç yapacaktır, ya da ölene kadar kendi başının çaresine bakacaktır. İnsanlığa hiç bir faydası dokunmayacaktır, keza kendisine de; dolayısı ile benim gözümde bu adam olmasa da olur.

Yaptığı işlere bağlanmaz, çünkü nereye varacağını kestiremez, neden yaptığını da bilemez. Sadece yapması gerekeni yapar, onu da baştan savma bir şekilde yapar. Çünkü mutsuzdur ve mesai saatleri içerisinde kafasında mutluluğu aramaktadır. Ancak, doğal olarak, iş saatlerinde çalıştığı şirketi mutlu etmesi gerekir; bunu da başaramayınca çıkmaza girer. Yapmak zorunda olduğu ve ona sorduğunuzda "layığıyla yaptığı" bütün işler aslında rezaletten başka bir şey değildir; kendisi de bunun farkındadır ama kendisine itiraf edemez, suçu başkalarında arar ve etrafına saldırır. Bunun gibi bir kaç başarısızlıktan sonra kendine güvenini yitirir, bu da sadece çöküşünü hızlandırır. Belli bir noktadan sonra artık bitmiştir, ruh sağlığı yerinde değildir ve ayaklı bir korkuluk haline gelmiştir. Belki olaylar bir buhrana dönüşmeden kendini hafiften toplamıştır, işleri bir şekilde yoluna koymuştur; ama bu sadece sınırlı mutluluğundan bir parçayı sanal bir motivasyona dönüştürmesidir, yani sonuç olarak hayatını idame ettirebilmek için yanlış yapmıştır ve mutluluğunu vermiştir. Artık hiçbir şey için çaba göstermesine gerek yoktur, çünkü her daim mutsuz olacağına inanmıştır artık.

Her hareket zor gelir kendisine, her davranışa alınganlık gösterir. Çünkü kendisini yetersiz olarak görmektedir bir çok konuda, insanların normal davranışlarında bile kibir görmeye başlar. Sanki bütün herkes işini gücünü bırakıp üzerine üzerine gelmektedir. Bir anda herkesin ne kadar iyi durumda, ne kadar başarılı olduğunu fark eder -ya da zanneder-; bu ona son noktayı vuracaktır. Bunca zaman onları kibirli, iş bilmez, aslında kendilerini şişiren balonlar olarak gören kişi, bir anda kendisini bir hiç olarak görür ve bir dakika içerisinde dibe vurur. Herkes ne ara bu kadar şey başarmıştı? Kendisi bu süre zarfında ne yapmıştı, nerede kopmuştu yarıştan? Bu sorularla bitirir kendini, küçüldükçe küçülür. Bunun üzerine en fazla ihtiyacı olan şey oluverir, kendisini çok daha iyi gördüğü bir kişinin kendisine yarışta tur bindirdiğini öğrenir. Artık hayatın adil olmadığından tutun da dünyanın düzenine kadar, ahmak kafasından tutun da orada o hareketi yapmayacaktımlara kadar söylenmeler; bir de konunun olmazsa olmazı olan küfürler havalarda uçuşur. Artık her şey kendisine düşman, sadece meyler dosttur.

Kendisine güvenmez, çünkü geleceği hakkında bir ümidi yoktur. Yaptığı her işi eline yüzüne bulaştıracaktır, dolayısı ile ne yapacağına da karar veremez. Yapacağı işleri erteler, daha sonra da yapmaz; sonuçlarına katlanır. Sonuçlarını gördükçe ezilir, kendisini iyice işe yaramaz hisseder. Sonra, genlerinin tembel olduğunu, bunun kendisinin yapısı olduğunu düşünmeye başlar. Yapısını değiştiremeyeceğine göre, kendisinde suç yok demektir. Ancak bu hareketler, bu genlerinden davranışlar hoşuna gitmemektedir ve kendine yavaş yavaş sinirlenir. Her hareketinden sonra "değiştiremediği kendisine" daha da köpürür ve belli bir yerden sonra artık o kişi olmak istemez; ama başka çaresinin olmadığını düşünür. Çaresizliğin ve sinirin etkisi ile kendisinden tiksinir, kendisine saygısız bir insan oluverir. İtici, uyumsuz, karamsar; kısacası pis bir insan olur çıkar.

Kendisinin bir konuda başarılı olabileceğini düşünmez; halbuki elin oğlu başarıdan başarıya, zaferden zafere koşmaktadır. Elinde değildir yine, kıskanmaya başlar. Küçük başarıları bile büyütür, onlara bile muhtaçtır çünkü. Kendisini hayata bağlayacak herhangi bir göreve hazır değildir, istememektedir; ama başkalarının başarılarını dilinden düşünmemeye başlar. Belki bunlardan kendine bile pay çıkaracaktır, "Benim sayemde oldu" veya "Ben olmasam başaramazdı" diyecektir. İnsanlar bunu yer veya yemez, o ayrı; ama her söylediğinde daha da tiksinecektir kendisinden. Yalancı, çıkarcı bir insan olduğunu sadece kendisi bilmektedir, onca sıkıntısı yetmezmiş gibi bir de onun ağırlığını taşımak zorunda kalır. Tek koşul, yalanlarının gün yüzüne çıkmamasıdır. Zamanla onların yanına yenilerini de ekler ve hem umutsuz, hem kıskanç, hem de yalancı bir insan olur. Bu durumdan da haberdar olduğu için iyice uzaklaşır kendisinden, "Kimse bana yardımcı olamaz" gibi melankolik cümlelerle kendini acındırarak sükse yapmaya çalışır; halbuki tek amacı pisliğini örtmektir, başka tek bir şey değil.

Şimdi de, durumun neden tehlikeli olduğunu düşünelim.

Umutsuz insanlar iki şekilde olabilir: İçine kapananlar ve saldırganlar. İçine kapananlar ile ilgili bir sorun yoktur anlayacağınız üzere, onlar kendilerini yiyip bitirmekle meşguldürler. Problem saldırgan olanlardadır.

Umutsuzluk ve çaresizlik içerisinde kendisine veya topluma karşı bir şeyler ispatlama çabası içerisine girer insanlar. Başlarda hayaller güzeldir; başarı, kariyer, para gibi sıradan şeyler. Bunları bir anda elde etmeye çalışıp da başarısız olduktan sonra, çareyi farklı yollarda ararlar. Bir şekilde karşısındakine zarar vererek kendini iyi hisseder; çünkü bir insanın kendisinden kötü durumda olması demek, kendisinin iyi durumda olması demektir. Evet, artık bir şeyleri başarmıştır, bazı kişilerden daha iyi durumdadır. Umudunu yeşerten yönteme sıkı sıkıya sarılır, kendisini başarıya götüren yolun bu olduğuna canı gönülden inanır. 

Fiziksel şiddet, bunun son noktasıdır. Bir başkasından fiziksel olarak da olsa üstün olmaktır işin aslı, başka bir deyişle dünyada son sırada olmamaktır (Dünyanın en kötü durumdaki insanı olmamak demektir bu da, artık yaşamak için bir sebep verir kişiye). Böylece kendini değerli, işe yarar hisseder insan ve işe yarar bir kişi olmanın umudu ile dolar. Nasıl bir kendini aldatmaksa bu, günümüz gençliğinde oldukça popüler, özellikle de eğitim düzeyi daha düşük olan kesimlerde. Bizonların çarpışmasından herhangi bir farkı olmayan bu eylem ile gün geçtikçe geriye gittiğimizin farkında da değiliz ne yazık ki; varsa yoksa ego, gösterişçilik, tatmin.

Diğer bir şekli, fiziksel olarak yeterli olmayı gerektirmeyen tarzdır, aşağılama. Genel olarak gençler arasında kızların yanında iken problem olan ve "birbirini ezme" olarak nitelendirilen durum. Eğer kendinizi başarı ve karakteriniz ile yüceltemiyorsanız, karşınızdakini indirirsiniz; mantığı bu kadar da basittir. Çoğunlukla kızların yanında olma sebebi ise hedefin çok bariz olmasıdır. En çok etkileyen, en "havalı" olan kazanır. Bu durumda da kendine güveni olmayan umutsuz gencimiz devreye girer. Ne yapsam da üste çıksam derdi ile yanıp tutuşan ergen (Bu kişi ergen olmayabilir, ama bu durum en fazla o yaşlarda görülür) başlar düşünmeye. "Şunu yaptım, bunu yaptım" sözleri etkili olmamaktadır, kızı etkileme umudu iyice elden gitmektedir. O zaman tek çare vardır, rakipleri elemek. Normalde anıra anıra güleceği bir söze ağzını büzerek ve burnundan nefes vererek tepkisini gösterir, bir de "Oğlum mal mısın ya!" veya "Çocuk musun ya!" sözlerini de eklemeyi unutmaz. Böylece kendini üste çıkarır, karşısındakine ilk vuruşunu gerçekleştirmiştir. Umutlar yeşerir tekrar, ve kızın kalitesi ile ters orantılı olarak kızı elde etme (Elde etmek derken, bir eşya gibi algılanmasın; jargondaki karşılığı budur) olasılığı artar.

Umutsuz insanların kendilerine yardım etmeleri çok zordur, zaten kendilerine yardım edebilselerdi umutları da tükenmezdi. Burada, kişinin dostları devreye girmeli, ellerinden geldiğince derdi anlamalı, alınganlık yardımcı olmaya çalışmalıdır; ki bu söylediklerim de oldukça zor şeylerdir. Karşınızda sürekli "Hayır", ""Öyle olmayacak", "Ne yararı olur ki?" gibi sözler sarfeden bir insanı teselli etmeye çalışacaksınız, sabırlı ve becerikli olmanız gerekir. Karşılığını aldığınızda ikiniz de mutlu olacaksınız, bundan emin olabilirsiniz. 

Gelecekten bir umudu, bir beklentisi ve kaybedecek bir şeyi olmayan insanlardan genelde korkarım ben; çünkü her şey beklenir onlardan. Kendilerine veya size zarar vermeleri an meselesidir. Eğer etrafınızda bu durumda olduğunu hissettiğiniz arkadaşlarınız varsa yardımcı olmanızı öneririm, en azından hala arkadaşlarınızken yapın bunu.

27 Mart 2011

Boş beleş insanlarız ha.

Biz insanlar, ne istediğimizi bilmiyoruz. Ne istememiz gerektiği belirleniyor, biz de onu istiyoruz. Bütün medya saldırıyor "Bu güzeldir, bunu yapınca -ki çoğu zaman satın alınca oluyor bu- mutlu olacaksın!" diye. O kadar fazla söylüyorlar ki bunu, belli bir yerden sonra herkes "Evet, ihtiyacım olan şey bu aslında, bununla hayatım daha güzel olacak" diyor. Aslında, iş böyle değil. Pazarlama stratejileri kurbanlarıyız biz. "Bu iyidir, şu güzeldir" mantığı ile belli ürün ve hizmetlere kanalize ediliyoruz, onlara ulaştığımızda kendimizi mutlu sayıyoruz. Gerçekten istediğimiz şeyler ise -büyük ihtimalle- çok daha basit ve ucuz; ama ucuz ürünlere yönelmek, hatta hiç satın almamak piyasa gidişi için hiç de iyi değil.

Mesela, o kadar susuz kalınan Ramazan ayında Coca Cola reklam yapıyor; senede yaptığı 2-3 reklamdan birisi kesinlikle bu, hiç sekmiyor. Neden her sene aynı dönemde yapıyor diye düşündüm. Tamamen bir pazarlama oyunu bu. Kişi isteyip ulaşamadığında aklında kalır, bu doğru (ukte dediğimiz olgudan bahsediyorum). Daha sonra ürünü gördüğünüzde bir içiniz kamaşır, alasınız gelir. Adamlar ürünü eline değil, beynine yerleştiriyor. Er ya da geç onu alacaksın, çünkü sen farketmesen de onu istiyorsun.

Buna benzer olarak (çoğumuzun bildiği) bir "25 kare" olayı var. İnsan gözü sıralı olarak gelen ve bir saniye içinde geçen yirmi dört kareyi oynuyormuş gibi görür (Açıklamak gerekirse, bir saniyede çekilen 24 kare önünüzden geçse, siz onları fotoğraf kareleri olarak değil, devam eden bir vidyo olarak görürsünüz.). Ancak, insan gözü yirmi dört karede sınırlı iken, beyin daha fazlasını algılayabilir. Bunun en güzide örneği de "Fight Club" filmindedir. Filmin iki veya üç yerinde (tam hatırlamıyorum) ekranda flash gibi erkek cinsel organı (Bir kibarım bir kibarım ki sorma!) belirir ve kaybolur. İzlediğiniz zaman yakalamanız çok zordur, imkansız bile denilebilir. Düşündüğünüzde ise, gördüğünüzden kesinlikle eminsinizdir. Bu teknik ile birlikte bazı filmlerde reklamlar uygulanmıştır. Yani, sizin görmediğiniz bir şeyi size gözleriniz vasıtası ile öğretirler, daha sonra da satarlar. Çok az kişi kendine "Ben bunu neden istiyorum?" diye sormuştur, soranlar ise maksimum subjektiflik ile "Aldığımda mutlu olacağım, o yüzden istiyorum" derler. Kendini kandırmaya bak!

Konumuza dönersek, bir şeyi neden istediğimizi düşünmemiz; onun bize gerçekten uygun olup olmadığını, ihtiyaçlarımız ile örtüşüp örtüşmediğini iyice tartmamız gerekir. Yaptığımız şey ise tam aksine, tüketim çılgınlığı.

Tüketim derken, elimizdeki her şeyi hızlıca tüketiyoruz. Tüketmek denildiğinde akla ilk para geliyor, ama burada paradan bahsetmiyorum ben. Diğer harcamalarımızdan söz ediyorum. Mesela, hayatımızı, elimizdeki zamanı idareli kullanmıyoruz. Boş boş ebliyoruz bazen, daha sonra da kaçınılmaz son olarak bir haftalık işi iki günde yapmaya çalışıyoruz. Hem ruhsal açıdan yıpranıyoruz, hem de yaptığımız işin kalitesini düşürmüş oluyoruz. Sorsan iş yapıyoruz ama, kar mı zarar mı belli değil.

Sevgimizi de fütursuzca harcıyoruz. Şıpsevdilik moda haline gelmiş, "Evlenip balayına, bekar kalıp alayına" mantığı moda olmuş. İçgüdüleri ile hareket eden bir sürü insan, nereye gittikleri belli değil. Sürekli bir isyan, sürekli bir "gider yapma" ile birlikte aşk peşindeler. Komikler kanımca, oldukça komikler hem de. O sabaha kadar "Önce şöyle solladım, sonra indim böyle dedim, bunu da vurdum kafasına öldü" şeklinde hikayeler sıkıp prim yapmaya çalışan gençler, bir anda kuzu oluyorlar. "Abi çok seviyorum ya, ne yapacağım ben?" sözleri dillerine dolanıyor. Adamlar hayatı o kadar sallama, o kadar başıboş geçiriyorlar ki, duyguları kanalize olduğu noktadan sel gibi geliyor; saman alevi gibi de kısa süre sonra sönüp gidiyor. Biraz daha kendinden emin, efendi, ne yaptığını bilen gençler olsaydınız ya keşke. Böylelikle ne istediğini bilen, dolayısı ile "fevri davranışlardan uzak bireyler" gibi davranarak daha mutlu olabilirdiniz.

Sevgi, bir anda harcanacak bir şey değildir a dostlar. Çünkü kendi içerisinde bir çıkar ilişkisi barındırır ve bir anda bütün amaçlarınıza ulaşmanız mümkün olmadığı için hayal kırıklıkları kaçınılmaz sonunuz haline gelir. Şu çıkar ilişkisi konusunu biraz daha açacak olursam, önceden de bahsettiğim gibi, her insan kendine çalışır. Ben hareketten bir şekilde (acısından veya mutluluğundan) haz almıyorsam, o benim için "kötüdür". Yani, ben seni seviyorsam, seni sevmek beni mutlu ettiği için seni seviyorum, kara kaşına kara gözüne değil yani. Senden ayrıldığımda üzülüyorsam, ileride yaşayacağım mutlulukları kaybettiğim için, onları telafi edemeyeceğim korkusunu ve çaresizliğini hissettiğim için üzülüyorum, sen kötü bir durumda kaldın diye değil yani. Senin kötü durumuna da üzülürüm, ama bunun sebebi de kendime seni önemsiyormuş hissi verip, kendimi rahatlatmak. Her hareketimiz çıkar, her hareketimiz bencillik yani. Sevgi ile bağdaştıracak olursam; eğer siz bütün taleplerinizi yağmur gibi beklerseniz, alacağınız cevaplar sizi tatmin etmez, dolayısı ile hayal kırıklığına uğrarsınız ve en kötüsü de "Acaba yanlış mı yaptım?" düşüncesine kapılırsınız. Eğer şüpheye düşerseniz, sonunuz gerçekten çok hayırlı değil; çünkü şüphe eninde sonunda istediğini alan bir saiktir. Kemirir, kemirir, yer bitirir sizi. Bunun sebebi de, hata yapmış olma düşüncenizdir, fazlası değil. Fakat mantıklı düşünmüş olsaydınız; zaten isteklerinizin kısa sürede gerçekleştirilemez olduğunu, akla sığmayan bir şey istediğinizi fark edip, beklentilerinizi de ona göre ayarlardınız. Yavaş yavaş, sakin sakin, içinizdeki heyecanı tüketmeden severdiniz karşınızdakini, ne de güzel olurdu.

Her şeyi tükettik, bir leylek kaldı mantığı ile her önümüze çıkana saldırdığımız sürece mutluluğumuzun sürekli olması mümkün değil. Burada "sürekli", "her zaman" anlamında değil, "istikrarlı" anlamında. Hepimiz biliyoruz ki her zaman mutlu olmamız mümkün değil, ama en azından elimizdekini zamana yayarak keyifli bir hayat sürmemiz mümkün.

Yine uzatacaktım, uzatmayacağım. Aklımda olsun, bir sonraki konum, para! Uff, olsa da yesek.

  
 

17 Mart 2011

İstedim, olacak!

İnsanlar ne garip değil mi? Duygularıyla hareket ediyorlar, ama sonra bunu mantıkla çözmeye çalışıyorlar. Her hareketlerine bir mantık uyduruyorlar ki, yaptıklarını meşru kılabilsinler. Aslında, dışarıdan bakan insanlar için değil bu, daha çok iç huzur için. Çünkü hatalarınızdan dolayı kendinize kızarsınız, başkasına değil. Peki, ya siz hatalı değilseniz? O zaman elbet kızacak birilerini bulabilirsiniz, bu çok kolaydır; ama mühim olan birilerine kızmaktan çok kendine kızmamaktır. İnsan kendinden özür dileyemez, dolayısı ile kendisine olan kızgınlıkları da diğerlerine nazaran daha acı verici olur. Acıdan hoşlanıyor olabilirsiniz, o ayrı bir nokta tabi (yazar, burada önceki yazısına gönderme yapıyor).

Zamanla bazı şeyleri daha iyi anlıyor insan. Büyüklerin "Sen anlamazsın" dediği hususlar vardır ya, biz de kızıp "Neyini anlamayacaksam!" diye çığırırdık hani; aslında hakları vardı. Onlar bize uzun uzun anlatsa bile biz yeterince anlamadık o zamanlar, cahil cahil yorumlar yaptık. Yine de alttan aldılar, biz de "Adam yerine konuluyoruz" diyerek sevindik. Bazıları geliyor aklıma ara ara, ne ilginç olaylarmış arkadaş! Sonra da verdiğim cevapları düşünüyorum, tek kelime ile SIĞ! Yapıcı zaten değil, ama o yönde bir çabası var. Bir de "Benim de başıma benzer bir olay geldi aslında" diyerek dert ortaklığı yapmaya çalıştığım durumlar var ki, komik bile değil. Mesela; adam "Arabam yandı" demiş, ben de "Sorma ya, benim bisikletin de frenlerinde sıkıntı var" demişim. İdrak edememişim durumu. Şimdi düşündüğümde, kendime ne diyeceğimi bilemiyorum. Olur olmaz tepkilerim yüzünden veya anlatması için ısrar ettim diye kendime mi kızayım, yoksa iyice anlatamadı diye adama mı kızayım bilemiyorum. Ama mantıklı olan karşımdakine kızmak oluyor tabi ki, ben de ona verip veriştiriyorum. Aslında, burada kızılacak kimse yok, ben çocuktum daha; ama düşününce kendimi "mal" gibi hissettiğim için birilerine sinirlenmeliyim. Kendime dönmem de mantıklı değil, dolayısı ile diğer insanlara sarmalıyım.

Aslında birilerine giydirmek zorunda olmam da çok ilginç. Kabul et, otur; nedir yani? Ama yok, kendimi aklayacağım ya bir şekilde, yağ gibi çıkacağım ya üste; elimden geleni ardıma koymuyorum. Hatta, düşündükçe inanıyorum bile denilebilir bazılarına. Karşımdakine o kadar hak vermiyorum ki, kendime inanamıyorum. Olaya baksan, tırt bile değil; ama benim için kendimle tartışma sebebi ve dolayısıyla namus meselesi kıvamında. Sanırım biz insanlar hiç bir zaman yeterince objektif olamayacağız, yeterince empati yapamayacağız. Hatta, yiğidi öldürsek de hakkını tam anlamıyla vermeyeceğiz. Çünkü ne verirsek, kendimizden veriyoruz. Az ise maldan, çok ise candan; ama bir şekilde bizden gidiyor.

Ne kadar da korkarmışım ben bir şeyleri kaybetmekten? Öyle bir "Ne giderse benden gidiyor" diyorum ki, okuyan da dünyaları verdim zanneder. Aslında, verdiğim de bir şey yok, belki bir kaç taviz. Hatta bunları düşünerek kendimi mutlu ediyor bile olabilirim (yazar bir daha önceki yazılarına gönderme yaptı). İşte burada anlaşılıyor gözü aç insan. Aldığını hakkı sayar, verdiğini zarar. Çünkü onun olan her şeyi hak etmiştir, dişinden tırnağından artırmıştır, tırnaklarıyla kazımıştır. Seninki ise, bir şekilde sana gönderilmiştir bir yerlerden, zaten çok da önemli değildir o kısmı. Sendeyken değil, ondayken değerli olacaktır çünkü.

Aç gözlülük herkesin içinde vardır, az veya fazla. Asıl sorun şu ki, bazısını incelediğinizde harisliğin ete kemiğe bürünmüş halini görürsünüz. O kadar kötüdür ki durumları, "Üç kuruş için babasını satar" denilen cinstendirler. Bunun aksine, bazı insanda ise yok gibidir. Sanki senin için canını verse, yetmez, hala bir şeyler vermeye uğraşacaktır. Ben burada iki şey düşünüyorum: Ya adam eve gidince bunları düşünüp mutlu olacak, ya da "Abi hayır diyemiyorum işte, yap dedi yaptım. Hayır demeyi öğrenmem gerek" diyerek pişmanlık duyacak. Üçüncü bir ihtimal daha var ki (hep bu ihtimali isterim ben), o da "Ne olacak, canın sağ olsun" demesidir. Ama senin yüzüne değil, içten içe. Üçüncüsüne çok inanmıyorum ben, o yüzden ihtimal olarak saymadım en başta.

Sanırım yanıldım a dostlar! Çünkü tepkimiz yaptığımız hareketin boyutları ile direk orantılı. Bir nevi, nerede daha çok tatmin oluyorsak, cevabımızı orada kullanıyoruz. Küçükse önemsiz diyoruz, orta halli ise "Canın sağ olsun" diyerek zihnimizde tadını çıkarıyoruz, eğer büyük bir şey yaptıysak ise iki durum var yine: Ya reklamımızı yapmasını bekliyor ve üst düzey bir ego artışı bekliyoruz, ya da geri verdiği herhangi bir şeyin (teşekkür, hediye, aksiyon gibi) yeterli olmadığını düşünerek kızıyoruz.

Bunları da, tamamen doymazlığımızdan yapıyoruz. Ya malımıza doyamıyoruz, ya da kendimize. Çok ulvi bir insan olarak yeterince tebrik alamamak nedir bilir misiniz siz? O burukluk insanı ne kadar yıkar? Adam senin için dünyaları vermiş, senden aldığı kuru bir teşekkür. Yetmez, adam tebriğe aç çünkü! Herkes iyi bir şeyler yaparken, herkes birbirini onore ederken bu garibimin şuçu ne? O da istiyor bunu, övülmek istiyor. Aslında maddi açlıktan daha kötü bu durum, çünkü daha çok hırslandırıyor karşı tarafı. Kurup kaldırmaya başlıyor, akıl almaz işler yapıyor kendini ispatlamak için.

Bu aç gözlülük ilişkilerimizde de var aslında. Karşı tarafa kendini "önemli, umursanmış, değerli" hissettirmelisiniz, yoksa durum sıkıntılı oluyor. Çünkü herkesten beklediğini, sizden de bekliyor; ama sadece size açık açık ilgisizliğinizi söyleyebiliyor. Siz aslında gayet ilgilisiniz, önemsiyorsunuz; yetmez! Pohpohlanmak istiyor insanlar, yaptıklarının göze batması ve farkedilmesi beklentisi içerisindeler. Siz farketmiyorsunuz, hatta belki farkedilecek bir şey de değil; olsun. Onu görmeniz, ona hakkını vermeniz gerekiyor. Eğer eşiniz iyiyse, kazanıyorsunuz; çünkü yaptığınız yorumların (iyi veya kötü) kendisini geliştireceğini biliyor ve farkındalık boyutundan istediğini alıyor. Ama bir de özellikle "beğenilsin" istiyorsa, ağlarsınız. Sürekli bir yüceltme, sürekli bir yalandan sevimlilik peşinde koşarsınız. Zaten ya bunu yaparsınız, ya da bu diyardan gidersiniz. Çünkü eşiniz "Kendisini özel hissettirmediğiniz ve ilgi göstermediğiniz için" çemkirmeye başlar, belli bir zaman sonra da dayanamazsınız zaten.

Bunun acısını çeken çokça insan olduğunu düşünüyorum, sebebi ise toplum olarak takdir etmeyi zayıflık saymamız. "Evet, güzel olmuş, tebrikler" diyemiyoruz, herkesin yaptığı işi zaten herkes yapmak zorunda olduğu için yapıyor, fazladan bir şey yok. Fazlasını değil ya, yaptığının karşılığını verin herkese. Herkese babanızın oğluymuş gibi davranmayın, başarmışsa bir "eyvallah"'ı esirgemeyin.

Bu konuyu sonra devam ettireceğim, zira yazılarım çok uzun oluyormuş, okunmuyormuş. Bu da başlı başına bir konu ya aslında, onun hakkında da konuşurum elbet. Ne de çok severmişim konuşmayı arkadaş!

14 Mart 2011

Kendim için istiyorsam..

İnsan olmak aslında düşündüğümüz kadar kolay değil. "Sizin özgürlüğünüz, bir başkasının özgürlüğünün başladığı yere kadardır" gibi bir söz var ya (tam olarak hatırlamıyorum, buna benzer bir şeydi), kısmen doğru. Her hareketimizin başkaları için de sonuçları var. Herkesi memnun edecek şekilde hareket etmemiz mümkün değil, ama davranışlarımızda toplumu da göz ardı etmemeliyiz. Bir çok şeye ihtiyacımız olabilir, çok fazla isteğimiz de olabilir; ancak bunları gerçekleştirirken çevreye minimum zarar ile, diğer söyleyişle "yüksek toplum memnuniyeti" ile hareket etmeliyiz.

Örneğin, bir ülkenin başbakanı geldiğinde bin kişinin işi aksamamalı. O hızlı gidecek, güvenli gidecek diye ben yolumu bir saat uzatmamalıyım. Başbakansın, zaten iki kilometre konvoy ile geziyorsun; üzerine bir de geldiğin yerin yolu kapalı, geçtiğin yollar kapalı. Nasıl bir mantıktır bu, nasıl bir iradedir? Veya; nasıl bir bencilliktir, nasıl bir korkudur? Sen yüz metrelik bir yolu kapattın diye ben gideceğim yere yarım saat geç kalıyorum, kayda değer bir mazeretim de yok. Birileri gelmiş, -nasıl birileri ise artık- yollar kapanmış, olan bana olmuş. Tamam, gel, otur; ama benim hayatıma tecavüz etme.

İnsanların değiştiremeyeceği iki özellik olduğundan bahsedilir, aç gözlülük ve bencillik. Bencillik boyutundan başladım, oradan devam edeyim.

Hareketlerimizi incelediğimiz zaman, başkaları için çok fazla fedakarlık yaptığını düşününen insanların bile aslında bir çok şeyi kendileri için yaptığını görürüz. İşin aslı, bir bir çok hareketimizi kendimiz için yapar, bunları da başkaları için yapmış gibi göstererek toplum içerisinde "iyi insan, cici insan" imajı yakalamaya çalışırız. Bu imaj bize yaptığımız "fedakarlıktan" çok daha fazlasını getirir, ki bu da ego tatminidir. Ben senin için Beşiktaş'tan İstinye'ye kadar sırtımda yirmi kilogramlık bir çanta ile yürüyebilirim, ama mühim olan bu değildir. Eğer sen bu hareketimi takdir edersen, bundan dolayı beni pohpohlarsan; hatta mümkünse bunu etrafına (mümkünse beni tanıyan, benim karşıma geçip de hareketimin ne kadar şahane olduğunu uzun uzun anlatacak olan kişiler olsun bunlar) da anlatırsan ben karşılığımı alırım. Böylece çevrem iyi, fedakar ve bilimum şahane özellikleri kendinde barındıran bir insan olduğumu düşünür, bunu da bana söyleyerek kendimi "olmadığımı düşündüğüm, ama kesinlikle olmak istediğim" biri olarak görmemi sağlar.

Akıllara verilmiş ciddi tavizler, yapılmış karşılıksız iyilikler gelir. Biz sadece o iyiliği yaptığımızı bilmek, her seferinde hareketimizi düşünerek kendimizi iyi hissetmek için bile onun yüz misli tavizlere, yüklere, ağırlıklara katlanabiliriz. Ama bunu karşılıksız olarak göstermek? İşte bu, paha biçilemez. Ben hem iyi olduğumu düşünüyorum, hem de sen benim iyi olduğumu düşünüyorsun, değmeyin keyfime.

İnsanların mutluluk kadar acıyı da sevdiklerini söyler Dostoyevski. Acının da bir nevi tatmin getirdiğini, bazılarının ise mutluluğa bile tercih edecek kadar çok sevdiklerinden bahseder. Mesela, melankolik müzik dinlemenin mantığına gelelim. Ciddi bir dinleyici kitlesi olduğu doğrudur, peki neden? Neden neşeli olmayan müziklerle ruhumu daraltayım, oturduğum yerden canımı sıkayım ki? Onun yerine çiftetelli açarım, güle oynaya eğlenirim. İşte, burada acının çekiciliği geliyor. Ben ayrılıkları, üzüntüleri düşünerek kendimi daha kötü hissetmeye çalışıyorum ki, acının bana sunduğu bütün zevklerden faydalanabileyim. Sorsanız, kimse kabul etmez. "Neden öyle olsun, neden böyle hissedeyim?" derler. İcraata geldiği zaman ise, işler değişir. Sorsam, kaç kişi Sezen Aksu'nun "Geri Dön" şarkısını bilmez? Herkes bilir, severek de dinler. Şarkının neresinden tutsanız elinizde kalır, acı doludur. Peki, notaları çok iyi olduğu, gitar ile piyano arası geçişleri ve senkopları çok başarılı olduğu için mi dinliyorsunuz? Hayır, o "mood" (bunu da yazdım ya, yazıklar olsun bana), o haleti ruhiye sizi mutlu ettiği için dinliyorsunuz.

Şimdi, acıyı da istediğimizi kabul ettiğimize göre, artık fedakarlık diye bir şey olmadığını anlamış bulunuyoruz değil mi? Salt fedakarlık, aklı olan insanların yapabileceği bir şey değildir, iyi-kötü bir tarafından kendine de bir pay çıkaracaktır o kişi. "Fedakarlık" ise, tamamen karşılıksızdır, hibedir. Hemen bir gelir-gider dengesi yaparak (zararınızın daha fazla olduğunu, dolayısı ile karşılığını alamadığınız bir hareketi yaptığınız düşüncesine kapılmak gibi) kendinizi avutmaya çalışmayın, çünkü bu hamle egonuzu yükseltmekten başka bir işe yaramaz. Zararınızın daha fazla olduğunu bilmek, yani fedakarlık yaptığınızı bilmek aynı oranda karınızı da artıracağı için; belli bir yerde oransal olarak neredeyse eşit olacaktır. Yani elde var sıfır.

"Bencil bir insan değilim" demeden önce iki defa düşünün, çünkü öyle olduğunuzu biliyorsunuz. Sadece "jestlerinizi" karşınızdakinin gözüne sokmayarak belki bir nebze ılımlı, "iyi insan" olabilirsiniz. Diğer yandan, bunlar hakkında düşünmeyerek de gayet rahat yaşayabilir; başı dik, zihni açık bir genç olabilirsiniz. Ama tek isteğim, kendinizi kandırmayın.

Aç gözlülük konusuna zamanım kalmadı, bir sonraki sefere onun hakkında da atıp tutarım. En nihayetinde, kafam rahat!


10 Mart 2011

Aslında var ya..

Dışarıda hafif hafif kar yağmakta, ben de evde ölümüne pineklemekteyim. Yapmam gereken işleri sürekli kafamda sıralıyorum, bir türlü de bitiremiyorum. Biri bitse diğeri, sonra diğeri, sonra diğeri.. Ama şöyle bir sorunumuz var ki, sanırım şu anda bitti. Atacağım mailler, çizeceğim eskiz, yapacağım ödev bitti. Bitmesi, bitmemesinden daha büyük sıkıntı imiş, bunu anladım ben de.


Hep öyle değil midir zaten? Sürekli bir koşuşturma içerisindeyizdir hepimiz. Bu yoğunluktan sürekli şikayet eder, nefes alamadığımızı söyleriz sürekli. Bir boşluk isteriz, hiç bir şey yapmayacağımız bir süre. Elbet o zaman da gelir sonunda. Ama biz yine memnun olmayız ondan. Uzun olduğunda "hiç bir şey yapmamaktan" sıkılırız, kısa olduğunda ise "yetmemesinden". Ama şöyle bir gerçek var ki, aslında biz yoğunluğu seviyoruz. "Haydi oradan, bırak şimdi, gel sen benim gibi çalış da görürüm sevip sevmediğini" seslerini şimdiden duyar gibiyim. Ancak, tatilin huzur verebilmesi için öncesinde bir çalışma, yorulma gerekiyor. On iki ay tatil yaptığınızı düşünsenize, nasıl olurdu? Onun yerine, çalıştığımız zamanları tatil yapıp, tatillerimizi iş günü olarak sayalım. Çok sıkıcı geliyor bu bana. Belki de sabahtan beri evde oturduğum içindir.

Bunun yanında takıldığım diğer konu ise,  insanların sürekli çalışmaktan kaçmak istemeleri. Neden? Neden sürekli kaytarmak, yatmak peşindeyiz biz? "Bu dünyaya çalışmaya mı geldik?" diyorlar, yatmaya mı geldiniz? Dünyanın düzeni, gereksinimler, para falan değil konu; hepsinin tamam olduğunu düşünün. İnsan bünyesine çalışmak gerekir, hareket gerekir. Tamam, bunun yerine çok daha eğlenceli şeyler yapılabilir; ama çalışmak, üretmek de gereklidir. Bir ürün, bir proje ortaya koymanın keyfini yaşamalıdır insanlar.

Lakin ki, ülkemizin çalışma koşularının kötü olduğu gerçeği de var. Yani, aslında Türkiye'de çalışan bir insanın yatmak yayılmak istemesi normal gelebilir. Yazını kışını, gecesini gündüzünü üç kuruş para için çalışan kişiye benim gibi biri "Aslında çalışmak iyidir, candır" dediği zaman kızabilir insanlar. Haklıdırlar da. Mesaiye kalmanın, hafta sonu işe gitmenin rutin olduğu yerler var ve sayıları azımsanacak gibi değil. Ne düşünüyorlar bilmiyorum, acaba onlar da "çalışmaya geldik dünyaya, yatmaya mı geldik" diye mi düşünüyorlar. Benim söylemek istediğim o değil ki. Sadece yatmak mantıklı değil, sürekli kaytarmak mantıklı değil. Bir sigara daha içerek molayı on dakika daha uzatmak mantıklı değil. Verimli çalışarak işleri kısa sürede halletmek ve kalan zamanı kaliteli geçirmek mantıklı. Gerçi, insanın suyunu çıkarana kadar çalıştırmayı, beş kişilik işi bir kişiye yaptırmayı uygun gören sistemde ben kime laf anlatmaya çalışıyorsam. Benimki de iş işte. Bahsettikçe soğudum bu konudan, değiştireceğim.

Bugün kargo geldi bana. Doğadan Çay bana 25li poşet çay göndermiş, hem de afilisinden: "Bergamot aromalı earl grey". Tamam, güzel bir hareket, iyi bir pazarlama şekli. Ama şöyle bir sıkıntı var ki, poşet açılmış, sonra bantlanmış. İki ihtimal var burada, birincisi "defolu" ürünleri yolluyorlar, ikincisi de kargo şirketinin veya kuryenin elinde poşet zarar görmüş. Daha da ilginci, 25li poşet çayın içinde 19 tane var. 

Burada aslında birinin yaptığı büyük bir saçmalık var. Jest yapmaya çalışıyorsun, güzel bir kuruluş olarak görünmeye çalışıyorsun; ama açılmış poşet gönderiyorsun. Bir şirket olarak buna tamah etmen çok acı verici. Diyelim ki sorun kargo şirketinde (ki bence yüksek ihtimalli olan da bu). Sana verilen kutuyu sen nasıl açarsın? Haydi açtın, içinden nasıl alırsın? Burada benim takıldığım nokta üç-beş tane sallama çay değil, düzgün yapılmayan işler. Amcamın canı çay çekmiş, açmış kutuyu almış içinden. Oh, paşamdaki keyfe bak. O kadar çay istiyorsan geldiğinde söyle, bir çay yaparım ben sana zaten. Ama işini adam gibi yap arkadaşım.

O kadar çalışmak lazım, üretmek lazım diyorum ama, kimsenin gönlü olmuyor ki arkadaş bu işten. Adam ne düşünmüş, ben ne düşünüyorum. Ben "saygısızlık" diyorum, o adam "Her paketten beş tane alsam, yüz paketten beş yüz tane yapar. Eşe dosta da dağıtırım, evde de bir sene çay sıkıntımız olmaz" diye düşünüyor olabilir. Asgari ücret açlık sınırının yarısı kadar olursa olacağı budur (Rakamlara bakmadım, öyle olduğunu düşünüyorum). 600 lira ver adama, sonra da "Bütün gün bu soğukta gez, bunları evlere dağıt. Beğenmiyorsan, on dakika içinde yerine başkasını bulurum" de. O adam da ne yapsın artık, her şey beklenir ondan.

Beleş çayı almış, hala bık bık ötüyorum değil mi? Ben earl grey sevmiyorum arkadaşım, tek sebebi bu!




8 Mart 2011

Oldu gibi, oldu mu?

Evet,

Bloguma ilk yazımı yazmaya başlamış bulunuyorum. Açıkçası, hakkında yazmayı planladığım çok fazla şey var; ama böyle bir girişten sonra herhangi birine nasıl geçeceğimi bilemiyorum. Böyle ufak ufak, çaktırmadan, köşeleri olmayan bir geçiş yapsam şahane olur aslında. Ama biliyorsunuz ki, bu zor. Aslında bahsetmek istediğiniz konu bambaşka iken, sizin yaptığınız yanlış bir girişle oraya giden yolu uzatmanız, hatta gidişatı saçma bir hale getirmeniz gayet olası. 

Mesela, ne zamandır fotoğraf çekmek istediğimi, buna duyduğum özlemi ve bu konudaki çözümümü içeren bir yaz yazmak istiyorum; ama yazmaya "Aslında hayat çok garip değil mi, her gün binlerce insan ölüyor" diyerek başladığımda işler karışıyor. Konuları bağlamak zorlaşıyor. "Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı" olmaması için önce ölümlerden (belki küsüratlı bir kaç değer de veririm, çarpıcı olması açısından), sonra hayatın kısalığından, daha sonra da bu kısa hayatımıza ne kadar çok şey sığdırmaya çalıştığımızdan bahsetmeliyim. Akabinde, sığdırmaya çalıştığımız aktiviteleri kendim üzerinden özelleştirmeli, kendi aktivitelerimden örnek vermeli, buradan da doğru cümleler ile doğru kanalı bulup fotoğraf hasretime gelmeliyim. Aslında çok kolay gibi görünüyor, ama "saçmalamamak" adına gerektirdiği şeyler bunlar. 

Aslında, saçmalamamak da değil, bildiğiniz bir yazının akıcılık özelliği bu. Akıcılık özelliği olmayan yazılardan şahsen hazzetmiyorum, o yüzden de köşe yazılarını okumakta güçlük çektiğim söylenebilir. Ya tek konu istiyorum, ya da birbiri ile bağlantılı konular. Önce hafta sonu yapılan derbiden bahsedip, oradan meclise, oradan da Adıyaman'daki sosyo-kültürel hayata değinen yazıları okurken sıkılıyorum. Çok güzel yazılar var, onlara lafım yok. Tam "Ne diyor bu adam böyle ya?!" dediğiniz anda tokat gibi gelen bir bağlantı ile adeta mest ediyor. Böyle yazıları bulduğunuz zaman gerçekten kopyalamak ve saklamak istiyorsunuz, çünkü sayıları çok fazla değil. Gönül isterdi ki fazla olsun, sürekli güzel içerikli yazılar okuyarak kendimizden geçelim.

Ancak, maatteessüf, yoğunlukla acınası yazılar okuyorum. İçerikten bahsetmiyorum, konudan bahsetmiyorum, gidişten bahsediyorum. Hani şarkıları çok dinlediğinizde daha bir güzel gelir ya, onun sebebinin "şarkıyı yazanı daha iyi anlamak, şarkının vermek istediğini daha iyi almak" olduğunu düşünürüm. Beğenmediğim yazıları tekrar tekrar bunu düşünerek okuyorum, "Acaba ne düşünmüştür, ne demek istemiştir?" diye. Bulamıyorum. Konular kopuk, daldan dala atlamış; özneler havalarda uçuşuyor, hangisi hangi konuya ait belli değil. Bir de bu yazıları insanlar severek paylaşıyorlar, bu da çok ilginç geliyor bana. Benim göremediğim ışığı onlar mı gördü? Acaba ben çok şey istedim de onlar az ile mi yetindi? Yoksa benim bilmediğim ve konuyu tamamlayıcı başka yazılar var ve eksiklik aslında bende mi? Belki de. 

Burada belki de diyerek acaba ben de onlar gibi mi yaptım acaba? Kopuk kopuk şeyler yazıp sonra çok yuvarlak bir ifade ile kendimce konuya bir son mu verdim? Gidişata bakılınca tam benim eleştirileri kabul etmem gereken kısımda (ben yazdığım için özeleştiri yapmam gereken kısım oluyor burası), bir "belki de" ile kurtarıyorum paçayı. Sen o kadar yüklen, o kadar "şurası olmamış, burası olmamış" de, ondan sonra da gel "e her şey mümkün tabi" gibi bir bitiriş yap. 

Adil değil böyle son bulması, insanlara yüklendiğim kadar kendime de yüklenebilmeliyim ki, onlarda gördüğüm eksikler kadar kendi yanlışlarımı da görebileyim. Kimse beni benden iyi tanıyamaz, içimi bilemez değil mi? Yaptığımız en büyük yanlış ise, kendimizi kandırmaktır şüphesiz. Bazen en çok hangi konularda üzüldüğümü düşünüyorum. Vardığım sonuç şaşırtıcı: Çok fazla düşünmediğim, ama adım gibi bildiğim konuları bir insan yüzüme vurduğunda beton etkisi yapıyor. Çünkü ben onu düşünmekten kaçtım, biliyordum üzüleceğimi. Sonucunda ne oldu? Karşımdaki insan bariz görünen bir durumu yüzüme söyledi, bildiğim halde şok oldum, o da kendi insan sarrafı saydı. Yok yere prim verdim adama, egosunu yükselttim. Ama konuyu bana söylediğinde kendimden emin bir "biliyorum" veya "farkındayım" deseydim; herkes yerli yerinde oturacaktı, aramızda yoktan bir kaynaşma, inceden bir bağ oluşmamış olacaktı. 

Hani karşındaki bir şey söyler de için cız eder ya, anlamsız bir yakınlık belirir içinde ona karşı. Sanırsın ki o kişi seni anlıyor, sana sırdaş. Aslında adam sana aklına gelen ilk şeyi söylüyor, ama sen sürekli ondan kaçtığın için yakalanmış hissediyorsun kendini. Sen kendini sürekli konuşmaya muhtaç hissediyorsun, çünkü kendi kendine söylemek yemiyor. Yakıştıramıyorsun kendine söylediğin sözleri, ama aslında sen tam olarak o söylediğin sözlersin. Ne eksik, ne fazla. Birisi söylese ortalığı birbirine katarsın, sen bile kendine söyleyemezsin. O kadar utanırsın ki söylediğinde, o kadar kötü hissedersin ki kendini, başka hiç kimse o etkiyi yaratamaz sende. İnsan en çok kendisinden korkarmış meğer, ne garip. 

Sevgi, bu korkuyu örtbas etme şekli olabilir aslında (bu konuyu fazla düşünmediğim için yazacağım şeyler temelsiz, dayanaksız, yalan yanlış olabilir). İnsanlar; en büyük korkularından, kendilerinden kaçmak için ilgilerini bir başkasına kanalize ediyorlar. Böylece kendileri hakkında düşünmemiş oluyorlar; hatta daha güzeli, bir başkası hakkında düşünmüş oluyorlar. Sürekli onu düşünüyorlar ama, çok küçük bir kesim "neden sürekli onu düşündüğünü" düşünüyor, bu konuda kendisine sorular soruyor. Soranlar da ya çok duygusal ya da çok mantıklı. Arasında olanlar kaybediyor. "Çünkü ben onu çok seviyorum" dediğinde, zaten sorunun cevabını vermemiş oluyorsun. Şu ana kadar duyduğum en mantıklı cevap ise, "Kendimi onun yanında iyi hissediyorum". Mantıklı olma sebebi, en az derecede düşünce içermesi. Fiziksel durum; yan yana geldiğinde iyi hissediyor, yokluğunda da o iyi hissiyatı arıyor. Diğerlerine göre çok dana az psikolojik saplantı içeren bir cevap bu. Arada kalanlar ise durumda bir sıkıntı olduğunu farkediyor; ya ayrılıyor ya da şüpheden içi içini yiyor. Ama bu insanlar duygusal veya mantıklı olamadıkları için, ayrılıkları da diğerlerine nazaran daha saçma oluyor. Özellikle de o son sözler vardır ya, bitirici vuruşlar hani, saçmalığı en çok da orada piyasaya çıkıyor.

Ayrılırken söylenen "Heyecanı kalmadı" cevabı her ne kadar ayrılık cümlesi olarak çok çirkin olsa da, bilinçaltına gidildiğinde en samimi olan cümle o bana kalırsa. Çünkü kendinden kaçıp sana koştu ama; sen onu kendinden koruyamadın, ilgiyi yeterince üzerinde toplayamadın. Bunun sonucunda, düşünceleri tekrar kendine döndü, seni daha seyrek düşünür oldu. "Bilmiyorum, kafam karışık" veya "Bana biraz zaman vermeni istiyorum" cümlelerinin temelinde de bu var. Kafası karıştı, çünkü korkularıyla yüzleşti; zaman istiyor, çünkü seni düşünmeye çalışacak ve eğer yeterince kafasını meşgul edersen geri dönecek (unutamadım sendromu). En acı verici olan kısmı ise, "hata sende değil, bende". Tabi ki hata sende! Sen en dipsiz, en sığ düşüncelerinle (duygu değil bunlar, dürtü) gel bana, üzerine bir dakika düşünmeden "seviyorum seni" de, sonra da hata bende de şöyle oldu da böyle oldu. Pardon ama, ne bekliyordun? 

Çok sükür ki böyle şeyler gelmedi başıma. Aslında, bu açıdan başımdan çok fazla olay geçmediği için esip gürlüyor olabilirim, "bekara karı boşamak kolay" yaklaşımı içerisinde gibiyim biraz. Hani "duygular mantığı bastırır, işte aşk böyle bir şeydir; bilmeyen anlamaz, çekmeyen bilmez" klişeleri de vardır ya bir yandan, aslında doğrudur. Sen o kadar zaman bir kişiyi düşün, onunla ilgili hayaller kur; sonra bir anda bitsin gitsin. Bu kadar ani bir içe dönüş, kim olursa olsun, zorlar insanı. 

Ama iyi ki arkadaşlar, dostlar vardır. Hemen kafanızdaki boşluğu doldurmaya çalışırlar, teselli ederler insanı. Onlar sayesinde kendini bırakıp dış dünyaya daha çabuk dönersin, günlük kullanım ile "iyi toparlarsın". Toparlamayı ne kadar istediğin de ayrı bir konudur ya, onun hakkında da başka zaman ahkam keserim artık, ne yapalım.

İlk yazı olarak uzun mu oldu, kısa mı oldu bilemedim şimdi. Ama başlangıç ve bitiş noktalarına bakıldığında, istediğimi almış gibiyim. "Sevgi" kisvesi altındaki düşünce yapısından bahsetmek istedim biraz, oradan buradan bağladım, nihayetinde geldim konuma. Kopuk, sığ, mantıksız, alakasız ve "senin neyine aşk meşk!" olabilir. Neden endişeleniyorsam ben de, her şeyin sonu kısmet değil mi zaten?