Mesela, o kadar susuz kalınan Ramazan ayında Coca Cola reklam yapıyor; senede yaptığı 2-3 reklamdan birisi kesinlikle bu, hiç sekmiyor. Neden her sene aynı dönemde yapıyor diye düşündüm. Tamamen bir pazarlama oyunu bu. Kişi isteyip ulaşamadığında aklında kalır, bu doğru (ukte dediğimiz olgudan bahsediyorum). Daha sonra ürünü gördüğünüzde bir içiniz kamaşır, alasınız gelir. Adamlar ürünü eline değil, beynine yerleştiriyor. Er ya da geç onu alacaksın, çünkü sen farketmesen de onu istiyorsun.
Buna benzer olarak (çoğumuzun bildiği) bir "25 kare" olayı var. İnsan gözü sıralı olarak gelen ve bir saniye içinde geçen yirmi dört kareyi oynuyormuş gibi görür (Açıklamak gerekirse, bir saniyede çekilen 24 kare önünüzden geçse, siz onları fotoğraf kareleri olarak değil, devam eden bir vidyo olarak görürsünüz.). Ancak, insan gözü yirmi dört karede sınırlı iken, beyin daha fazlasını algılayabilir. Bunun en güzide örneği de "Fight Club" filmindedir. Filmin iki veya üç yerinde (tam hatırlamıyorum) ekranda flash gibi erkek cinsel organı (Bir kibarım bir kibarım ki sorma!) belirir ve kaybolur. İzlediğiniz zaman yakalamanız çok zordur, imkansız bile denilebilir. Düşündüğünüzde ise, gördüğünüzden kesinlikle eminsinizdir. Bu teknik ile birlikte bazı filmlerde reklamlar uygulanmıştır. Yani, sizin görmediğiniz bir şeyi size gözleriniz vasıtası ile öğretirler, daha sonra da satarlar. Çok az kişi kendine "Ben bunu neden istiyorum?" diye sormuştur, soranlar ise maksimum subjektiflik ile "Aldığımda mutlu olacağım, o yüzden istiyorum" derler. Kendini kandırmaya bak!
Konumuza dönersek, bir şeyi neden istediğimizi düşünmemiz; onun bize gerçekten uygun olup olmadığını, ihtiyaçlarımız ile örtüşüp örtüşmediğini iyice tartmamız gerekir. Yaptığımız şey ise tam aksine, tüketim çılgınlığı.
Tüketim derken, elimizdeki her şeyi hızlıca tüketiyoruz. Tüketmek denildiğinde akla ilk para geliyor, ama burada paradan bahsetmiyorum ben. Diğer harcamalarımızdan söz ediyorum. Mesela, hayatımızı, elimizdeki zamanı idareli kullanmıyoruz. Boş boş ebliyoruz bazen, daha sonra da kaçınılmaz son olarak bir haftalık işi iki günde yapmaya çalışıyoruz. Hem ruhsal açıdan yıpranıyoruz, hem de yaptığımız işin kalitesini düşürmüş oluyoruz. Sorsan iş yapıyoruz ama, kar mı zarar mı belli değil.
Sevgimizi de fütursuzca harcıyoruz. Şıpsevdilik moda haline gelmiş, "Evlenip balayına, bekar kalıp alayına" mantığı moda olmuş. İçgüdüleri ile hareket eden bir sürü insan, nereye gittikleri belli değil. Sürekli bir isyan, sürekli bir "gider yapma" ile birlikte aşk peşindeler. Komikler kanımca, oldukça komikler hem de. O sabaha kadar "Önce şöyle solladım, sonra indim böyle dedim, bunu da vurdum kafasına öldü" şeklinde hikayeler sıkıp prim yapmaya çalışan gençler, bir anda kuzu oluyorlar. "Abi çok seviyorum ya, ne yapacağım ben?" sözleri dillerine dolanıyor. Adamlar hayatı o kadar sallama, o kadar başıboş geçiriyorlar ki, duyguları kanalize olduğu noktadan sel gibi geliyor; saman alevi gibi de kısa süre sonra sönüp gidiyor. Biraz daha kendinden emin, efendi, ne yaptığını bilen gençler olsaydınız ya keşke. Böylelikle ne istediğini bilen, dolayısı ile "fevri davranışlardan uzak bireyler" gibi davranarak daha mutlu olabilirdiniz.
Sevgi, bir anda harcanacak bir şey değildir a dostlar. Çünkü kendi içerisinde bir çıkar ilişkisi barındırır ve bir anda bütün amaçlarınıza ulaşmanız mümkün olmadığı için hayal kırıklıkları kaçınılmaz sonunuz haline gelir. Şu çıkar ilişkisi konusunu biraz daha açacak olursam, önceden de bahsettiğim gibi, her insan kendine çalışır. Ben hareketten bir şekilde (acısından veya mutluluğundan) haz almıyorsam, o benim için "kötüdür". Yani, ben seni seviyorsam, seni sevmek beni mutlu ettiği için seni seviyorum, kara kaşına kara gözüne değil yani. Senden ayrıldığımda üzülüyorsam, ileride yaşayacağım mutlulukları kaybettiğim için, onları telafi edemeyeceğim korkusunu ve çaresizliğini hissettiğim için üzülüyorum, sen kötü bir durumda kaldın diye değil yani. Senin kötü durumuna da üzülürüm, ama bunun sebebi de kendime seni önemsiyormuş hissi verip, kendimi rahatlatmak. Her hareketimiz çıkar, her hareketimiz bencillik yani. Sevgi ile bağdaştıracak olursam; eğer siz bütün taleplerinizi yağmur gibi beklerseniz, alacağınız cevaplar sizi tatmin etmez, dolayısı ile hayal kırıklığına uğrarsınız ve en kötüsü de "Acaba yanlış mı yaptım?" düşüncesine kapılırsınız. Eğer şüpheye düşerseniz, sonunuz gerçekten çok hayırlı değil; çünkü şüphe eninde sonunda istediğini alan bir saiktir. Kemirir, kemirir, yer bitirir sizi. Bunun sebebi de, hata yapmış olma düşüncenizdir, fazlası değil. Fakat mantıklı düşünmüş olsaydınız; zaten isteklerinizin kısa sürede gerçekleştirilemez olduğunu, akla sığmayan bir şey istediğinizi fark edip, beklentilerinizi de ona göre ayarlardınız. Yavaş yavaş, sakin sakin, içinizdeki heyecanı tüketmeden severdiniz karşınızdakini, ne de güzel olurdu.
Her şeyi tükettik, bir leylek kaldı mantığı ile her önümüze çıkana saldırdığımız sürece mutluluğumuzun sürekli olması mümkün değil. Burada "sürekli", "her zaman" anlamında değil, "istikrarlı" anlamında. Hepimiz biliyoruz ki her zaman mutlu olmamız mümkün değil, ama en azından elimizdekini zamana yayarak keyifli bir hayat sürmemiz mümkün.
Yine uzatacaktım, uzatmayacağım. Aklımda olsun, bir sonraki konum, para! Uff, olsa da yesek.