7 Aralık 2013

Yine ne yaptın?

Ofiste oturuyorduk boş boş, muhabbete başladık:
 
- Nasılsın?
- Gayet iyiyim, sen nasılsın?
- Eh işte, idare ediyorum.
- Ne oldu, ne yaptın yine?
- Bir şey mi yapmış olmam lazım? Keyfim yok pek, standart.
- Yapmışsındır yine bir şey, her zaman yapmış oluyorsun çünkü. Eğer bir şey olmadıysa ve sen de bir şey yapmadıysan söylediğin o "keyfim yok pek" sözleri mantıksız olur, diğer bir deyişle saçma sapan konuşmuş olursun.
- Neden mantıksız olsun ki, oturduğum yerden canım sıkılamaz mı? Kesinlikle aklıma bir şey gelmiş olması, bir yerden gelen anılar, fikirler veya planlar mı gerekli can sıkıntısı için?
- Evet, tam olarak onlar gerekli. Belki bir tanesi, belki hepsi birden. Oturduğu yerden canı sıkılamazmıymışmış, sıkılamaz tabi! Aklında canlanan şeylerin düşündüğün gibi olmadığını veya olmayacağını bir yerlerden hissetmiş olman lazım. Soru şu, aklında canlanan görüntünün ne olduğunun farkında mısın? Genellikle farkına varamaz çünkü insanlar, sadece üzerinden geçerler. Sonra bir durgunluk, enerji düşüşü görülür; ama anlamlandırma çabası içerisine de girmez birçoğu. Öyle durgunluk, gelir geçer gözüyle bakılır hep. Gün içerisinde tetikleyici bir olay gördün, bir fikir belirdi; beynin bunu işledi ve hoşuna gitmeyen bir sonuca vardı. Bazen sen de bu işleme sürecine dahil oldun, bazen de olmadın; fakat süreç her zaman vardı. Anlatmak istediğim, aslında içinde bir yerlerde sen neden mutsuz olduğunu biliyorsun, sadece onunla yüzleşmen gerekiyor.
- Mantıklı.
- Evet?
- Ne evet?
- E hadi, yüzleşme bekliyorum!
- İstemiyorum ya!
- Onu istemiyorsun, bunu istemiyorsun; ne istiyorsun lan it?!
- Bir şey istemiyorum ben senden! Ekşi jargonuyla gelmiş bana bir de.
- İlgi istiyorsun değil mi?
- Yok!
- Tamam tamam, kızma. İlgi mi istiyorsun sen bebişim?
- Belki.
- Eeh, bırak kezbanlığı da düzgün cevap ver. Bir şey konuşmaya çalışıyoruz şurada.
- Tamam tamam. İlgi mi istiyorum? Evet. Herkes ilgi ister, bana özgü bir durum değil ki bu. İsterim birileri arasın, sorsun. Gideyim, buluşayım; belki de gitmeyeyim ve o durumun kendine özgü keyfini yaşayayım. Arandım ama gitmedim, gitmememe rağmen arandım. Nasıl önemli bir insanım kim bilir.
- Neden istediğini düşündün mü peki hiç?
- Düşündüm tabi, cevabı da çok basit. İlgisizlikten.
- Psikoloji bilimi yaptığın şu tespitle birlikte artık yeni bir boyutta, biliyorsun değil mi?
- Ve sululuklar başladı.. Dinleyecek misin adam gibi?
- Adam gibi dinliyorum da, adam gibi anlatmıyorsun ki! İlgi istiyormuş, çünkü ilgisizliktenmiş. Nasıl bir sığ cevap bu yahu?
- Sığ bir cevap değil o, basit sadece. Temelini anlattım sana, bunun üzerine iki saat konuşsak bile sonuç olarak aynı yere çıkacağız.
- Bu uygun bir yaklaşım değil ama. O zaman kitabın son sayfasını oku, beş yüz sayfa okusam bile en son bu sayfayı okuyacağım de; olur mu öyle şey? Sürece önem vermen gerekiyor, sonuç odaklı olmak bu değil.
- Verdiğin örnek durumu tam karşılamıyor bence, ilgi istemem konusu ile kitap okumak konusu aynı kulvarda değil.
- Mis gibi de aynı şey!
- Ya dinle bir dakika, kesme sözümü! İnsan neden ilgi ister noktasından gireyim madem, senin o çok kıymetli süreçlerinden geçelim. İki veya üç çeşidi var bunun..
- O ne demek la?
- İki diyecektim, sonra arada bir tane daha olabilir derken cümleye girmiş bulundum, toparlayamadım.
- Evet, toparlayamadın.
- Neyse, çeşitleri şunlar: İlgiye alışmış kişinin ilgiden yoksun kalması, ilgiye alışmamış kişinin ilgiden yoksun olması ve artık canına tak etmesi, bir de o aradaki şey işte. O da belirli düzeyde ilgi gören, bu durumunu değiştirmek isteyen, aynı zamanda bu miktarda artış veya azalış olduğunda bundan rahatsız olan insan olabilir.
- İlk ikisi daha destekli tabi, ama üçüncüsü de çok fantastik geldi kulağa. Sosyopat falan olmasın? Arada gelir, arada gelmez; içine kapanır falan? Çok ararsın sıkılır, aramayınca kızar. Ne yaptığı belli değil bu dümbüğün, bence sen buna girme pek.
- Tamam, ilk ikisi üzerinden ilerleyeyim. İlgi görmemiş adama ilgi gösterirsen ne olur?
- Şımarır.
- Ya hayır, mutlu olur. Düz mantıkla ilerlersek, adamın elinde olanı aldığında mutsuz oluyor işte.
- Basit veri giriş sistemi mantığı yani, ya bir ya sıfır öyle mi? Hayat sadece siyah veya beyaz değildir falan diyorlar?
- Tamam da, bu sadece tek bir parametre. Birçok değişken var; kimisi bir, kimisi sıfır. Hepsinin ağırlığı da farklı. Ağırlıklı toplamlarını aldığın zaman hepsinin iyi veya kötü olmayacağından bahseder o, tek bir odak için değil.
- Buraya kadar doğru geldin de, çok güçlü bir negatif etki altında iken diğer pozitifleri nasıl çekebileceksin yukarı? Hiçbir şey olduğu kadar iyi görünmeyecek, karamsarlık çökecek; yani objektiflik kaybolacak. Dolayısı ile bu şartlar altında kişi siyah veya beyazı ayıracak durumda olmaz, kapkara olmasa bile koyu gri olacaktır hayat.
- Bu noktada kafasını toplaması gerekiyor işte, silkinmeli ve kendine gelmeli!
- Soytarılık yapma.
- Pardon. İşte, bu kafa toplama sürecinde arkadaşlarının yardımı olsa rahat eder. Onlar ona biraz ilgi gösterir, o da toparlar kendini.
- İlgi midir insanın ilacı yani? Nasıl bir karaktersizdir bu ki on dakika pohpoh ile tüm dertlerini unutur?
- Öncelikle, on dakika değil; birbirinden bağımsız süreler var uygulanan. Terapi gibi bir nevi, farklı zamanlarda, farklı kişiler, değişik sürelerle. İkincisi, karaktersizlik değil bu, her insanın ihtiyacı vardır buna. Bunu karakter meselesi haline getirmek büyük bir yanlışlık olur.
- İyi de, bu adam o ilgiyi mi istiyor? Gitsin o zaman evine, annesi babası çiçek gibi ilgilensin adamla?
- Ya yoksa annesi babası?
- Konuyu dramatize etmeye çalışma, ne demek istediğimi pekala anladın sen. Ayrıca, annesi babası olmayan insanların biraz eksik olduğunu söylerler zaten, belki de sebebi oradan bekledikleri ilginin eksik kalmasıdır.
-  Genelleme yapmanın alemi yok, bilmediğimiz ve anlayamayacağımız konular hakkında konuşmaya başladık. Bildiklerimize dönelim.
- Dön bakalım. Ne kadar çok ilgi istediğinden bahsediyordun?
- Böyle öküz gibi söyleyince olmadı tabi. Ben sadece herkes kadar istiyorum.
- İnsanların dışarıya en az yansıttığı duygudur bu, nereden anladın onların ne kadar istediğini?
- Yanlış düşünüyorsun, insanların dışarıya en fazla yansıttığı duygu bu. Hareketlerine ve ifadelerine doğrudan yerleşir insanın, net biçimde görürsün.
- Oh, haspam şimdi de insan sarrafı oldu.
- İnsan sarraflığı değil ki bu, sadece diğer insanlar üzerinde fark ettiğin değişimleri anlamlandırmaya çalışıyorsun; hepsi bu.
- Değişikliklerin ne anlama geldiğini nereden biliyorsun peki?
- Konunun akışından çıkartıyorsun o kadarını da. Biraz gözlem yapman, biraz da bilgi toplaman lazım tabi öncesinden.
- Kendini inceledin mi sen hiç? Böyle dışarıdan, tamamen bağımsız bir göz olarak? İncelediysen, gerçekten çok merak ediyorum, nasıl bir insansın sen?
- İnceledim ama, sağlıklı bir sonuç vermiyor o. Çünkü yüz ifademi göremiyorum, sadece tahmin edebiliyorum. Genel olarak da tahmin ettiğim gibi çıkmıyor. Mesela geçen gün fotoğraflarıma baktım, bana sorsan gayet güzel gülümsediğim fotoğraflardı; ancak en son çemçük ağızlı olduğum kanısına vardım.
- Kötü bir şey mi o? Hem nasıl oluyor ki? Belirli bir standart falan mı var? Bütün ağzı o şekilde olan insanlar dünya genelinde "çemçük" olarak mı biliniyorlar?
- Evet, hatta çemçükistan diye ülke bile var.
- Çok şımarık bir insansın sen.
- Oha! O nereden geldi şimdi?
- Hemen bir geyiğe başlama, hemen bir ciddiyet kaybolması var. Şurada iki dakika bir şey konuşmaya çalışıyoruz, adam oradan "ülkesi var onların" diyor. Sen benim soruma neden düzgün cevap vermiyorsun ki? Hayır, benimle başladığın sohbeti bu şekilde baltalama hakkını nasıl görüyorsun kendinde? Ben seni adam yerine koyup cevap veriyorum, senin yaptığına bak. Şımarıklık bu resmen, efendi ol biraz.
- "Muhabbeti baltalama hakkı" nedir yahu? Yarısı senin ise diğer yarısı da benim, istediğim gibi devam ederim, şımarıklık diyemezsin ki sen buna.
- Şımarıklık dememe çok alındın, kötü bir şey mi bu?
- Yerine göre, ama genel olarak kötü tabi. Birilerine şirinlik yaparken dozunu kaçırmadan yap, ama herkese karşı yapılacak bir şey değil tabi.
- Sen bana şirinlik mi yapıyorsun?
- Evet, çok şirinim ki ben.
- Bak işte, bundan bahsediyorum ben de! Goygoy görme, aman; hemen atlıyorsun üzerine. Cevap verme, geç üzerinden, buna bile razıyım; ama saniyesinde devam ettirmek nedir? Biraz düzgün dur yahu, ne kadar sulu bir adamsın sen!
- Ne yapmamı istiyorsun, sen bana şımarık dedikçe yüzüne mi bakayım? Neymiş ya şımarıklık, nedir yani; önce onu söyle sen bana?
- Olduğundan farklı görünerek ve davranarak ilgi çekmeye çalışıyorsun, budur şımarıklık. Seni karşıma alıp konuşuyorum, sen ise işi şaklabanlığa vuruyorsun. Yüz buldun benden, oyna dur karşımda. Sadece bana değil, herkese böyle yapıyorsun.
- Hayır, herkese böyle yapmıyorum.
- Bana yaptıklarını yapmıyorsun, tamam, yapma zaten; ama kendi çapında sürekli bir haddini aşma meylin yok mu?
- Haddimi aşmam ben, sohbetin gidişine göre konuşmanın şekli değişiyor sadece.
- Sensin konuşmayı o şekle girmeye iten. Sensin o yönde zorlayan. Biraz yüz bulunca da dur durak tanımıyorsun, hemen senli benli muhabbetlere dalıyorsun.
- Farkındasın ki abarttığın kadar değil.
- Değil, çünkü ben engelliyorum seni. Fark ettiğim anda tutuyorum seni işte, tutmasam on beş dakikada enseye tokat göte parmak olacaksın herkesle.
- Tabi ya, o da senin eserin.
- Eser değil bu, övünmüyorum; seni dizginlemeye çalışıyorum ben. Bu şekilde davranarak bir yere varamazsın; ne kadar iyi şeyler yaparsan yap, goygoycu olarak kalacaksın.
- Şımarık oldum, sulu oldum, goygoycu oldum, ilgi delisi oldum ve konuşmaya başlayalı daha on dakika geçti. İşte bu yüzden sevmiyorum seni.
- Beni sevmeme sebebin onlar değil, sana gerçekleri söylüyor olmam. Sana benden başka kim sordu bu soruları? Kim cevapları bu şekilde yorumlayarak seni gerçeklere yaklaştırdı? Hayal aleminde yaşıyorsun sen, birisi buna dur demeli. Ben söylemezsem başkası da söylemez zaten. Hem sen kendini farklı bir yerde görüyorsun, aslında farklı bir yerdesin; ben ise bu noktada senin hayal kırıklıklarını temsil ediyor gibi oluyorum. Asıl beni sevmeme sebebin bu.
- Pardon ama, senin ne alakan var benim hayal kırıklıklarımla?
- İçerisinde yaşadığını zannettiğin dünyada yaşamadığını sana söyleyen kişi sadece benim. Sana kalsa her şey güllük gülistanlık, bütün işler tamam, her şey yolunda gidecek; öyle değil mi? Kendine karşı gerçekçi değilsin, bu yüzden konuşuyorsun zaten benimle; biraz önce sevmediğini söylemene rağmen hala kalkıp gitmedin mesela. Senin de buna ihtiyacın var, gerçekleri duymaya ihtiyacın var, sana kalsa gökkuşakları üzerinde yürüdüğünün ikimiz de farkındayız.
- Çok abartıyorsun. Gökkuşağı üzerinde yürümek nedir?
- Ayakların basmıyor yere, sonra da var efendim hayallerim suya düştü. Düşmemesi için en ufak bir sebep yok ki zaten. Bütün hayaller kırılır, bütün hayaller eksik kalır; çünkü zaten gerçek olma ihtimali olsa hayal değil beklenti olur. Senin beklentiler de patates ya, neyse. İyi tarafların da var gerçi, sürekli pohpoh beklemiyorsun.
- Hayallerim ütopik, beklentilerim uçuk; ama sürekli pohpohlanmak istememek gibi iyi bir özelliğim mi var benim?
- Evet. Gerçekler bunlar.
- Ama ben övülmek istiyorum, takdir edilmek istiyorum. Herkes kadar istiyorum bunu.
- Bak yine herkes genellemesine başladın. Çok biliyorsun sen herkesin neyi ne kadar istediğini!
- Genelleme değil o, gerçek!
- Aha gökkuşağından ses geldi aşağı, gerçekler bunlar diyor.
- Ben yapıyorum değil mi soytarılıkları?
- Ara sıra ayak uyduruyorum ben de sana, yoksa çekilir çile değilsin ki. Ahmak insan yavrusu.
- İltifatlar peşi sıra...
- Ne oldu, kızdın mı canım benim?
- Kızdım tabi.
- Kızma kızma, bak bunlar hep doğrular, hep gerçekler. Biraz daha sağlam bas yere, biraz daha ağır kanlı ol; çözülür her şey. En son övülmek istiyorum demiştin, başka kimseye söylüyor musun bunu?
- Söylenir mi böyle bir şey? "Hadi beni övsene", "Haydi gelin de götümü kaldırın"; onlar neymiş öyle?!
- Utandığın için mi?
- Utanmakla alakası yok, söylenmez. Kendin için isteyemezsin, istedikten sonra da bir anlamı olmaz zaten. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık yani. Hem öyle çok da ihtiyacım yok aslında.
- Biraz önce var dedin?
- Ben iyi bir şeyler yapmak ve sonrasında övülmek istiyorum, dümdüz birisi bana gelip "Sen çok şahane bir insansın" desin istemiyorum ki.
- Yap o zaman iyi bir şeyler, kim tutuyor seni.
- Allahasen, o tarafa hiç yönelme. Girmeyelim oralara.
- Girelim ya, ne olacak. Neden yapmadın iyi şeyler? İyi şey mi bulamadın? Yeterince iyi değil miydi yoksa? Başarısız olurum diye mi korktun? Yoksa en kötüsü, çok mu tembeldin?
- Belki imkanım yoktu?
- Yeterince istersen imkan bulursun, bu bir sebep değil. Bunu söylemiş olmandan yola çıkarak yeterince tembel olduğun cevabını doğru kabul ediyorum. Çok tembel olduğun için istediğini yapamadın; peki diğer insanların yaptığı şeyler, kazandığı başarılar hiç mi motive etmedi seni?
- Motivasyon bir eşik gibidir, aştığın zaman vardır; azı çoğu yoktur bunun. Bazısında çita biraz daha yüksek olur sadece.
- Oscar Wilde mezarında ters döndü, ne özlü söz söyledin be! Bu cevabı da "Hayır, tembel tembel yattığım yerden milleti kıskandım" olarak kabul ediyorum.
- Şimdi de kıskançlıkla suçlanıyorum.
- Suçlama gibi görmemelisin, bu senin iyiliğin için yapılan bir beyin fırtınası. Kıskanmışsındır, normaldir. Biraz önceki şımarıklık gibi bu da işte; bazısına bazı dozda iyi gelir, ama genel olarak senin üzerine vazife olan bir şey değil.
- Kıskançlık insanın üzerine vazife olmaz ki, o ne demekmiş?
- Yaptığın her şeyi kendine hak göremezsin demekmiş. Kıskandın, tamam; yedin bitirdin kendini, süper; ama bununla ilgili olmayan insanlar bu konunun dışında kalmalı. Eğer kıskançlığın konuyla ilgili insanlara zarar verecekse, onlar da dışında kalmalı.
- Oturduğum yerden kendimi yiyeceğim yani?
- Yeme kardeşim, kim diyor sana kendini ye diye?
- O dediğin öyle olmuyor işte. Sorsan mantık insanıyım diye gezersin, ama mantık dediğin şey psikolojiden bağımsız değildir. Yani ben kıskanırsam, kıskanırım; bu da karşımdaki insana ister istemez yansır. Beğenmezse gider.
- Öncelikle, mantık dediğin şeyin psikoloji ile bağımlı olması kadar saçma bir şey duymadım ben hayatımda. En basit lise mantığına dönersen, sen hiç "p ise q" yerine "p'nin canı isterse q, istemezse q değil" gibi bir şey duydun mu? Duymadın, çünkü yok...
- Ben insan mantığı diyorum, sen lise mantığı diyorsun.
- Ya kesme sözümü! Aynı şey ikisi de. İnsan dediğinde uuu, lise dediğinde aaa mı oluyor yani? Mantık mantıktır arkadaşım. Bir şey daha vardı ya... Unuttum senin yüzünden, kestin sözümü öküz.
- Şımarık ve kıskanç bir öküz oldum.
- Duvara konuşsam ağlamıştı şimdiye, beyimdeki rahata bak. Heh, geldi aklıma, kıskanmamı beğenmeyen gider demiştin.
- Evet, kapı şurada.
- Hareketlerinde insanları göndermeye değil, getirmeye dönük hareketler yapmalısın. İnsan kazanmalısın yani, yoksa sana kim ilgi gösterecek?
- Yirmi dakika öncesindeki muhabbetten vurdun. Ama hakkın var.
- Peki değiştirecek misin davranışlarını?
- Düşüneceğim.
- Sonucunda yine "Ya abi benim karakterim bu, can çıkar huy çıkmaz" diyerek rahatlatacaksın kendini değil mi?
- Belki.
- Umursamazsın.
- Umursamaz olsam oturup karşında konuşmam en baştan, bu hakareti kabul etmiyorum.
- Biraz önce senin yararına olacak o kadar şey saydım, büyük ihtimalle kalkıp gittiğinde bir çoğunu unutmuş olacaksın. İşte bu umursamazlıktır. Bazı noktalara önem vermen gerekir, hayatında gerçekleşen bazı olaylar diğerlerinden daha önemlidir ve bunlardan bazı çıkarımlar yapman lazım gelir. Sen ne yaparsın peki? Belki. Ne demektir bu? Bir kulağımdan girecek, diğerinden çıkacak demektir. Sen ne kadar konuşursan konuş, bana faydası yok demektir.
- O kadar mı laf dinlemez bir insanım ben?
- Lafı dinliyorsun, ama umursamıyorsun. Bunlar öyle havada kalacak şeyler değil, uygulaman gerekiyor bunları. Zor mu geliyor uygulamak?
- Karakterimi değiştirmek olur bu. Kendimi değiştirmeye çalışacağım zamanı daha verimli kullanabilirim, hem de kendim olarak mutlu olmayı öğrenirim.
- Daha verimli kullanacakmış zamanı, ne yapacaksın? Hadron deneyine devam mı kaldığın yerden? Uzay mekiği projesi ne alemde?
- Uzay dediğinde çok teknolojik oluyor ya, esprilerinde onun ekmeğini yemeye çalışıyorsun değil mi?
- Olmadı mı?
- Olmadı.
- Bana gelince bir şaka üzerinden acımasızca eleştir, kendine gelince şöyle dedin böyle dedin!
- Ne umursamazlığım kaldı, ne şımarıklığım.
- Şımarıklık konusuna taktın sen, acaba gerçekleri sürekli dillendirince normalleşeceğini mi düşünüyorsun? Sürekli "şımarık dedin bana" dediğinde ben o sözümü gözden geçireceğim ve senin üzerine çok gittiğime, aslında haklı olduğuna mı karar vereceğim? Ucuz numaralar yapıyorsun bana efendi, çok ucuz!
- Numara değil bu, aynısını sen söyledin daha önce.
- Bana ikiyüzlülük yapma, ciğerini bilirim ben senin. Yapmaya çalıştığın şey bu ve laf oyunları ile bana yutturmaya çalışıyorsun. Kendine bile iki yüzlülük yaparsın sen, hatta yapıyorsun bile. O hayal kırıklıkları meselesine geri dönersek, aslında sen bilmiyor musun sanki neyin ne olduğunu? Neyin doğru, neyin yanlış, neyin imkansız olduğunu? Pekala biliyorsun. O zaman neden hala karşılıksız vaatler veriyorsun kendine? Neyin sözü, neyin yemini bu? Amacın nedir burada, direkten döndüm psikolojisinin ekmeğini yemek mi? Ne kazandıracak bu sana? İtibar mı? Kimse o kadar keriz değil aslanım. Aklında yarattığın bu çift taraflı oyun sadece seni insanların karşısında yalancı ve aptal durumuna düşürür.
- Güçlü kelimeler kullanarak ve laf kalabalığı yaparak beni bastıramazsın. Ben ikiyüzlü bir insan değilim, kendimde en kuvvetli gördüğüm özelliklerimden biridir bu. Varsa doğruyu söylerim, yoksa düşündüğümü; ama ucuz manipülasyonlara girmem ben.
- Anlamayacaksın sen. İkiyüzlülük nedir?
- Götün başın ayrı oynaması.
- Te yarabbi.
- İmana geldin?
- İnsan gibi cevap bekliyorum şu anda.
- Fikir veya hareketlerin çelişmesi. Söylediği veya göründüğü gibi bir insan olmamak.
- Sen göründüğün gibi bir insan mısın?
- Evet, o yüzden kızıyorsun ya bana.
- Ben sana aptal olduğun için kızıyorum, göründüğün insan olman ile o konunun alakası yok.
- Aptallık mı daha iyi, ikiyüzlülük mü?
- Beni ilgilendirmez. İkisinden de kaçarım ben.
- İki adam var, biri ile arkadaş olmak zorundasın. Aptalı mı seçerdin ikiyüzlüyü mü? Ama bak, aptal çok aptal, ölesiye ahmak; konuşabilmesi bile mucize gibi. İkiyüzlü ise idare eder, ama arada bir ikiyüzlü hallerini görüyorsun sen, tam bir yılan değil yani.
- İkiyüzlüyü dövüp ortamı terk ederdim.
- Neden ikiyüzlülüğe bir saldırı var ki sende? Sana ne yani?
- Bazı hareketleri kabullenemem ben; insanın doğasında olan, ama insanlığı sürekli geride bırakan hareketler. Temelinde bencil ve kökünün kurutulması gerekenler. Entrikaya gelemem.
- Peki, ikiyüzlü bir insan mı olmak isterdin, başarısız bir insan olmak mı?
- Dangalak dangalak sorular başladı yine. Bunların devamında kaç paraya şunu yaparsın soruları gelecek mi?
- İstersen gelir, sorayım mı? Mesela sana on bin lira verse...
- Bi' sus ya!
- İyi, başarısız bir insan olmak ister misin?
- Ne kadar saçma bir soru bu? Ölçek ver, skala birden ona kadar.
- Tek başına değil bu soru; ama tek başına olsa onda on, on numara saçma soru. Ama şöyle sorsam: Başarılı ve mutsuz mu, yoksa başarısız ve mutlu mu?
- Toplum faydası gözetmek gerek burada. Benim mutsuzluğum bin kişiyi mutlu edecekse, bana ne. Ben neden başarılı olunca mutsuz olayım ki? Mis gibi bir hayatım olmuyor mu öyle olunca?
- Kimin var ki mis gibi bir hayatı?
- Beklentilerle alakalı. Mesela başarısız olursun, ama bunu bir ömür sürdürmezsin. Alışmazsın bu duruma.
- Başarısızlığa alışmak diye bir şey mi var?
- Tabi var. Eskiden yüksek olan çıtanı yukarıdan aldığın darbeler ile indirdikçe indirirsin; ama bir anda değil, küçük küçük. Geldiğin noktayı anlamazsın bile, ta ki bir gün fark edene kadar. Bir bakmışsın, çıta yerde. Sonra sadece yürüsen bile üzerinden geçer, bir şey başardığını zannedersin; ama aslında yaptığın şey herkesin yaptığından fazlası olmaması ile birlikte, birçoğundan da daha azdır. Tekrar bakarsın geriye, o mükemmel anılarına. Bir de yerdeki hedeflerine bakarsın sonra. Kahretsen, çözüm değil; ağlasan, neye yarar? Ağır ağır indin sen o merdivenlerden, ağır ağır çıkacaksın geri.
- Ahmet Haşim'in de lisede öğretilen şiirinin ekmeğini yemeye çalıştın biraz önce.
- Motive etsin istedim biraz.
- Çok mu korkuyorsun başarısızlıktan?
- Sen neden ayrıldın sevgilinden?
- Oha! O nasıl bir soru ile araya girmektir öyle?!
- Önce sen benim soruma cevap ver.
- Senkronize yapalım. Cevaplara cevap veriyormuş gibi.
- Oo, dizi-film şekli.
- Deneriz.
- Başla madem.
- Sen başla.
- Korkmuyorum başarısızlıktan, ama utandırmaktan korktum hep. Başarısızlığımdan tek başıma sorumlu olduğum zamanlarda daha rahat olduğum söylenebilir, ama bundan etkilenecek bir kişi daha olduğu zaman canımı dişime takıyorum. Motivasyonum utanç mı, korku mu çözemiyorum; ama kesinlikle başarısızlık değil. Hatta ilk seferinde başarmak yerine bir iki defa tökezleyerek halletmeyi daha keyif verici buluyorum. Daha stresli olduğu doğrudur, ama bir şeyleri doğru yaptığını fark ediyorsun en azından, düzeltiyorsun yanlışları. Belki eşeğini önce kaybedip sonra bulma sevincidir bu, zaman kaybı veya nafile çaba da olabilir. Anlatmak istediğim, başarısızlık değil benim korkum, denemeden hiçbir zaman bilemem çünkü.
- Sana ne.
- Nasıl?
- Sana ne diyorum. Sevgilimden neden ayrıldığım seni neden ilgilendirir?
- Sonra gelip "Canım sıkkın bikbikbik, ilgi lazım bikbikbik, ben ahmağım bikbikbik" diye sızlanmayı biliyorsun ama.
- Ben sızlanmıyorum sana, sen soruyorsun ben cevaplıyorum. Cevaplasam ayrı suç, cevaplamasam ayrı.
- Bırak şimdi bunları, efendi gibi cevap ver bana. Geçen gün artislik yapmışsın?
- Ben yapmadım onu, sen yaptın.
- Yapılması gerekiyordu, yaptım. Sonra senin canın sıkıldı ama, suçlu mu hissettin kendini?
- Senin ayılıkların için ben neden suçluluk hissedeyim ki?
- Benim ayılıklarım sonucunda üzülüyorsun ama?
- O kısım seni ilgilendirmez. Asıl, sen kendini suçlu hissettin mi?
- Hayır, ben yanlış bir şey yapmadım ki, yapılması gerekeni yaptım. Senin de o şekilde davranman gerekiyor aslında ama, yapamazsın işte. Sümsük.
- Hayvanlık yapmayınca sümsük mü oluyor insan? Daha ılımlı bir tavrım var benim sana göre.
- Ilımlı olmak ile aptal olmak arasında fark var. Mesela köy kurnazlığı var bir de, sen çok seversin. Birisi sorduğu zaman "Yok öyle bir şey", "Ben Serdar Ortaç mıyım ki sanatı böyle şeylere kurban edeyim" dersin, ama bir sonra yazdığın sikko blog yazısı üzerinden hala mesaj yollamak peşindesin.
- Herkes yapıyor bunu, hem be bunda yanlış bir nokta göremiyorum.
- Hala göremiyorum diyor yahu! Lan mal!
- Sakin ol.
- Sakinlik mi bırakırsın sen insanda! Oğlum bak; bir şeyi ya yaparsın adam gibi ya da yapmazsın. "Yapmam ben aga" dedikten sonra götün başın ayrı oynamaz.
- Oynamıyor bir yerim benim!
- Ya bırak! Düşünürken ayrı, konuşurken ayrı, davranırken ayrı hallerdesin. Hiç mi utanmıyorsun, hiç mi suçlamadın kendini?
- Davranışlarımda gördüğün tutarsızlık için mi kendimi suçlayacağım, yoksa başka bir şey için mi?
- Konuştukça dökülüyor taşları. Başka neler var kendini suçlayacağın? Sıvadın yine sen bir yerleri ama, hayırlısı.
- Kendimi suçlamam gereken bazı noktalar için başkalarını suçlamış olabilirim, sen de bundan bahsediyor olabilirsin.
- Bak nasıl da alttan alttan, üstü kapalı söylüyor hala her şeyi. Tahmin mi etmeliyim ben senin nelerden kendini suçladığını?
- Et bakalım, ne geldi aklına?
- Sevgilinden ayrıldın diye kendini mi suçladın?
- Hayır, tamamen karşı tarafı suçlamayı bıraktım.
- Sen de yanlışlar yaptın yani.
- Bende her zaman suç var.
- Bu mu yani? Bu kadar kıvranıp da kabul ettiğin şey bu mudur? Bana sorsaydın söylerdim ben sana.
- Sordum zaten.
- Ben söylemedim mi?
- Evet, söyledin.
- Daha ne o zaman?
- Öyle olmuyor işte o işler.
- Bu savunmanın da hastasıyım, öyle olmuyormuş o işler. Biz hiçbir şey bilmiyoruz, her şeyi sen biliyorsun. Anlamıyorum ben zaten senin ne anlatmak istediğini.
- Anlamıyorsun tabi, nasıl anlayacaksın? Sana kalsa mantıkmış, akılmış, falanmış filanmış! Öyle değil işte o iş, Her şeyi kafanda bitiremezsin.
- Bu şekilde mi açıklıyorsun olayları, bu şekilde mi koruyorsun kendini?
- Kendimi korumak mı?
- Evet; birisi sana neler olduğunu sorduğu zaman bütün suçu o olmayan beynine atıp kendini korumaya alıyorsun, sanki bu konuda yapabileceğin bir şey yokmuş gibi davranıyorsun. Ne güzel dünya, değil mi? Sürekli ben mi müdahale edeyim, bunu mu istiyorsun?
- Aman sen müdahale etme. Bir defa ettin, karşımdan kovdun. Bir daha etsen ne olacak kim bilir.
- Şimdi de beni suçladın, yine kurtardın kendini. İşte bundan vazgeçmen lazım. Ne kadar zor geliyor sana yaptığın hareketlerin sorumluluğunu almak! Ne kadar kötü olabilir, nedir bu kadar korktuğun?
- Korkmuyorum bir şeyden, sadece nesnel olarak olayları değerlendirmeye çalışıyorum.
- "Öyle olmuyor o işler" savunmasını yapalı üç dakika geçmiş olan adam nesnel değerlendirme yapıyor şu anda, panayır alanı gibi. Bırak bir şeylerin arkasına saklanmayı da öne gel artık.
- Arkasına saklandığım bir şey yok benim, her şeyi olduğu gibi yansıtıyorum ben.
- Aslında olanlar senin gördüğünden farklı, hayal aleminde yaşadığın için haberin yok pek.
- Bana karşı ön yargılı davrandığını düşünüyorum.
- Belirli bir tecrübeye dayanıyor o yargılar.
- İnkar etmiyorsun yani?
- Hayır, doğru söylüyorsun. Sana karşı ön yargı ile yaklaşıyorum, zira takdir edersin ki elini attığın her işin sonunda hezimet içerisinde bana geliyorsun.
- Hepsinin sonunda gelmiyorum.
- Evet, bazılarının ortasında geliyorsun da sonunu toparlayabiliyoruz en azından; bu da bir şeydir tabi.
- Çok komiksin.
- Ama haksız değilim.
- Ön yargılı olmak konusunda kötü hissetmiyor musun kendini?
- Çok değil, sonuçta o da bir çeşit kendini koruma mekanizması. Sen suçu çıkmaz sokaklara atarsın, ulaşılamaz noktalara iletirsin; ben ise ön yargılı yaklaşırım. Sen iş işten geçtikten sonra kendini kurtarmak peşindesin, ben ise öncesinden önlem alıyorum. Kendi yöntemimi daha çok beğeniyorum yalan olmasın.
- Kendimi kurtarmak peşinde değilim ben, sadece insan faktörünü de göz önüne alarak mantıklı sebep ve sonuçlar bulmaya çalışıyorum.
- Sebep ve sonuçlar zaten orada, sen sadece kendine mantıklı sebep ve sonuçlar üretmeye çalışıyorsun. Bence sen de kendine karşı ön yargılı olmalısın.
- Evet evet, bütün toplum bana ön yargılı olmalı. Mahalle baskısını da ağzıma soksunlar.
- Saçma saçma konuşarak kendini küçük düşürme. Bütün toplum zaten ön yargılı, ama sana özel değil bu. Mahalle baskısı diyerek güzel bir noktaya değindin mesela, toplum bakışının ön yargılar ile güzel bir harmanlaması oluyor o. Kendilerine öğretilen, daha doğrusu dayatılan bilgileri yargılamadan kabul ediyor insanlar, sonra da onun üzerinden hayata dair çıkarımlar yapıyorlar. Kısa etekliyi kevaşe, uzun saçlıyı züppe, siyah giyeni de satanist ilan ediyorlar. Sormazlar bile karşısındakinin nasıl bir insan olduğunu, neler düşündüğünü. Düşünce diye bir şey yok çünkü, düşünmeyi haram gibi görüyorlar. Atalarına, geleneklerine ihanet gibi. Sonra bu adamlar bir araya geliyor, kendileri gibi düşünen insanlar ile bu fikirleri paylaşarak onay alıyorlar. Fikirleri onaylandığı anda bu insanların inançlarındaki pekişmeyi tahmin edebilirsin. Sonra da kendileri haklı, diğer herkes haksız oluyor; çevrelerinde o tür "ahlaksızlıkları" görmek istemiyorlar.
- Burada bütün bunların temelinde ön yargıların olduğunu söyledin, biraz önce de bana karşı sahip olduğun ön yargılarınla gurur duyuyor gibi konuşuyordun.
- Benim düşüncelerim kemikleşmiş değil ama, seni kendi düşüncelerime çekmek de değil amacım. Bunlara uymadığın zaman seni taciz de etmiyorum.
- Ne aptallığım kaldı ne sümsüklüğüm, bu mu senin taciz etmeyen halin?
- Onlar samimiyetten, durumun ciddiyetini anlayabilmen için kullanılmış güçlendirici kelimeler.
- Mahalle baskısının kahramanları da böyle düşünüyor olabilir. Mesela kısa etekli kız durumun ciddiyetini anlasın diye ona güçlendirici bir kelime olan "orospu"yu layık görmüşlerdir.
- Haklısın aslında. Aynı hatayı yapıyorum ben de.
- Demek üzerimde kurmaya çalıştığın baskının farkındasın?
- Fark etmen gerekiyor bazı gerçekleri, dümdüz söyleyince de anlamıyorsun.
- Biliyorum bana yardımcı olmaya çalıştığını, minnettarım da bu konuda. Tavrın ve müdahale etme tarzını gözden geçireceğini düşünüyorum bundan sonra.
- Belki.
- Evet, söylediğin kadar can sıkıcı imiş bu belki muhabbeti. Bu taraftan bakınca daha net görünüyor.
- Sürekli kendi gözünden baktın dünyaya, peki hiç başka bir insanın gözünden bakmayı denedin mi?
- Empati diyorsun? Sürekli yapmaya çalıştığım şey, eğlenceli ve öğretici olarak görüyorum aynı zamanda.
- Eğlenceli mi? Durduk yere empati yapmaya mı çabalıyosun sen? Bununla eğleniyorsun bir de?
- Evet, insanların ne düşündüğünü anlamaya çalışıyorum. Böylece hareketleri daha mantıklı geliyor, mantıksız bir kısım varsa da daha net görebiliyorum. 
- Başarı yüzden nedir?
- Öyle bir yüzde hesabı yok burada, profesyonel bir gözlem değil bu. Takılıyorum kendi halimde. Bana bir katkısı olup olmadığını soracak olursan, tabi ki katkısı var. İnsanları daha rahat anlıyorum, daha iyi anladığımı hissediyorum aynı zamanda.
- Biraz önce kimsenin kimseyi anlayamayacağından bahsetmiyor muydun sen?
- Anlamak dediğim, dert veya mutluluklarına tam olarak ortak olmak değil ki. Beklentilerini anlamak, isteklerini anlamak, söylediği şeyleri anlamak gibi şeyler.
- Çok anlayışlısın şekerim.
- Sıkıldın mı?
- Biraz.
- Dağılalım mı?
- Oturuyoruz işte.
- İnternette takılacağım ben o zaman.
- Dur ben de geleyim.
- Olur.

O sırada yan odadaki arkadaşım geldi:

- N'apıyorsun oğlum burada tek başına?
- Hiiç, takılıyorum internette.
- Haydi kalk, yemeğe gidelim.
- Tamamdır, geliyorum.

27 Eylül 2013

Omurgalı Canlılarda Yalnızlık

Şu ana kadar hiç tek bir konu hakkında yazmamıştım bütün yazımı, sürekli daldan dala o çok sevdiğim geçişlerimle eğlenmiştim. Buraya kadarmış, bugün tek bir şeyden bahsedeceğim, hoşuma da gitmeyecek; ancak bir şekilde insanın yüzleşmesi gerekiyor.

Yalnızlık çağımızın problemi (vuuhuu, girişe gel, infografik yapayım bir de). Burada bahsettiğim, gerçek yalnızlık. Birinin yanında olmak veya bir bireyin sizin yanınızda olması değil, gerçekten birlikte olmak da değil. Bir şeyleri gerçekten paylaşıp ortak bir paydada buluşmak ve kendini yalnız hissetmemek. Hepimizin ortak çabası bir şekilde kendimizi bir yere ait hissetmek veya içinde olabileceğimiz bir topluluk oluşturmak değil mi zaten? Haydi bu kısmı örneklerle açalım biraz.

Mesela sosyal medya; ağırlıklı olarak facebook, twitter, bloglar ve zorlayalım instagram. İnsanlar sürekli bir şeyler paylaşıyor, neden? Sürekli "ben de şuradayım, bunu yedim, şununla gezdim, bakın bakın ben ne yaptım" tavrı içerisinde herkes. Birileri beğensin, bir şeyler yazsın destek olsun, en azından görsün de varlığımdan haberdar olsun diye. Destek çıkmasın, karşı çıksın gerekirse; ancak konuyu bir yerlere taşısın. Fotoğraf paylaştım, aman ne kadar güzel, haydi yüz kişi beğensin bunu. Fikir paylaşıyorum, haydi sizin de fikirlerinizi alayım bakayım diye. Bu konu üzerinde iki farklı nokta var değinebileceğim:
 
1- Üslup: Yazım tarzı çok etkili. Genelde ağdalı olmayan ama kesinlikle sarkatistik (Takvim gazetesi dümbüğü böyle yazmıştı) bir dil kullanılacak. Yerden yere vuracak ama o hareketin dışarıdan esamesi okunmayacak, iğneleyecek ancak asıl konunun ikinci bağlantısı üzerinden yaklaşacak. Doğrudan söyleme yanlısı değil, sürekli bir zeka ekleme çabasında yaptığı işlere. Okuyan da diyor ki "vay, ben zekiyim o da zeki; o zaman ben bunu beğeneyim de zeki olduğumu anlasın". Gayrı resmi olarak destekçi ve arkadaş bulma bu.
 
2- İçerik: Özellikle Gezi olayları ile bu konuda son noktayı gördük biz. Üslubu oturtmuş, ancak içerik boş. Bir gün şöyle feryat ettiğimi hatırlıyorum: "Abi neden sürekli 'kesin izlemelisin', 'devrim yaratacak nitelikte' veya 'koptuuummmm' gibi video isimleri var? Ya adam gibi yazsanıza şunun içinde ne olduğunu!" Bir noktada gizem mi katmaya çalışıyorlar, barok bir çaba mı var (burada eğlendim ahaha), amaç nedir bilemedim. Ancak adam eğer o içeriğe bakacak ve sana bununla ilgili bir tepki verecekse, yalnız değilsin.
 
Ancak bir kısmını tabi ki tenzih* etmem gerekiyor. Paylaşımları sadece yardım için; sağa sola kaçsın arkadaşlarımız diye yaptığımız zamanlar, doğru bilgi verme amaçlı yaptığımız zamanlar da azımsanamaz. Sürekli bir doğrulama çabası, yalan bilgi ile tüm gücümüzle savaşma çabası içerisinde olduğumuz zamanlar da az değildi; ancak bu yine Gezi Parkı ilintili olaylar ve benzerleri için verilebilecek nadir örneklerden.
 
*Böyle bir anlamı da varmış: din b. (***) Allah'ın bütün kusurlardan uzak olduğuna inanma. Nereye gidiyoruz arkadaş, TDK ne hale gelmiş. Artık sözlüğün kelime anlamlarında alt metin aramaya başladık gerçi, belki de baştan beri anlamı bu idi.
 
Yalnızlığımıza dönersek; sosyal medya kısmını uç örneklerle açıklamaya çalıştım. Özet gerekirse; paylaşıyoruz çünkü kendimiz gibi olanları arıyoruz, çünkü yalnızlığı kimse sevmez.
 
Şimdi diğer yalnızlıklara gelelim. Bu noktaya kadar baymış olabilecek arkadaşları da düşünürsek, biz bize kaldık; güzel, hali hazırda amaç da buydu zaten. Bu tavrımın da hastasıyım; önce biraz yazayım, nasılsa kimse sonuna kadar okumaz diyerek yazının belirli bir kısmından sonra eğlendireyim kendimi. Belirli bir kendini koruma içgüdüsü olabilir bu aslında, diğer yazılarımda da fark ettim bunu. Adam biraz okumuş, sonra sıkılmış bırakmış, çünkü saçma sapan şeyler yazmışım. Ben de düşünüyorum ki "İlerisi güzeldi aslında, onun niyeti yokmuş okumaya, o yüzden bıraktı". Böylece yazının belirli bir kalite standardının üzerinde olduğuna inandırabiliyorum kendimi. İnsan psikolojisi ne garip.
 
Aslında bir önceki paragrafta bulunan kısmi öz eleştiri de insanları yazıya bağlamak için, "Evet, bunu yapıyorum ama mantıklı bir sebebi var, dolayısı ile kendime de çuvaldız batırdım" diyorum ve insanların ilgisini çekmek sureti ile devam etmesini sağlamak için yazıyı biraz daha interaktif bir hale getiriyorum. Dolayısı ile, sıkışınca (veya sıkışmış gibi yapınca, sonraki geri dönüşüm daha muhteşem olsun diye) tribünlere oynamaya başlıyorum. Okuyucu da "Evet, hata yapmış, kendisi de farkında" diyor, ah ne kadar masum!
 
Böyle yazınca da kendisini kullanılmış hissediyor okuyan kişi; dolayısı ile ondan aldığımı ya ona geri vereceğim ya da kendimden de en az bir o kadar alacağım, yoksa kötü hissedecek kendini ve kendini kötü hissederken okuduğu yazı ne kadar güzel olursa olsun beğenmeyecek. Anna Karenina'nın sonunu yazıyor olsam bu durum mümkündü, ancak öyle bir kurgum da olmadığına göre yazının beğenilmesi çark etmem gerekiyor bu noktada. Ben yapmazsam bunu okuyucu kendisi yapacak, hata aramaya başlayacak. Mesela düşük cümle bulabilir, yazım yanlışı olabilir, basit ve herkesin doğrusunu bildiği imla veya kullanım yanlışı yapmış olabilirim; bu noktada da bunları gördüğüne sevinecek. O kadar yanlışı gördükten sonra bir anda "Ne okuyordum ben ya?" diyecek, bir bakacak ki ben konudan ne kadar da uzaklaşmışım. İşte bir hata daha, hem de yapılmaması gereken cinsten. Tamam yahu, çözüldü her şey; bu yazıyı okurken eğer kendini kötü hissedersen, sebebini benim ahmak olmam şeklinde açıklamak ve bunu desteklemek için yeterince kanıt var elinde.
 
Aslında ayrılmadım konudan, uygulamalı olarak göstermeye çalıştım işlediğim konuyu. Senin yalnızlığın tam oradaydı, ben de senin düşüncelerine ortak oldum ve artık yalnız değilsin. Yalnız başıma bu yazıyı yazarken aslında seninle çok eğlendik, çok keyifli bir iş çıkardık birlikte, kimse sıkılmadı. Sen "Böyle diyor, ama aslında öyle değil" diyorsun, ben de "Öyle dediğini biliyorum, ama aslında şöyle" diyorum, bariz bir şekilde sohbet edip yalnızlığımızı gideriyoruz. Arada kızıyoruz, alttan alıyoruz, üzerine gidiyoruz; ama hepsinin temelinde bizim muhabbetimiz var. "İnsan" idin, sonra "okuyucu" olarak hitap etmeye başladım ve şimdi "sen" samimiyetine kadar ilerledik. Muhabbetimiz gelişti zamanla, artık arkadaşız biz, artık kimse yalnız değil.
 
Küçük uygulamadan sonra genel tarzımıza dönüş yapabiliriz.
 
Başlığa bakınca aklınıza ilk "Sevgilisinden ayrılan adamın ağlayışı" geldi değil mi? Sevgilisinden ayrıldıktan sonra bir klasik olan laf sokma seremonisinin adımlarından bir tanesi olcaktı değil mi? Hiç de beklediğiniz gibi gitmediğini tahmin ediyorum o zaman (Burayı eğer doğru kişinin ses tonu ile okursanız reklam gibi oluyor). Ben de istiyorum şu şekilde yazmayı:
 
Yalnızlık çok kötü. Adeta bok gibi. Çok yalnızım, kendimi coşkun sular içerisinde usul usul yüzen alabalık gibi hissediyorum, etrafımda sürekli bir hareket var ama ben hangi yöne gideceğimi bile bilmiyorum. Akıntıya karşı yüzüyorum ben de, inadına. Arada atlayayım diyorum, kırayım kabuğumu, ayı havada kapıp yiyor. Tam "İşte şurada bir yem var" diyorum, kancalar takılıyor boğazıma, ölecek gibi oluyorum. Dışarıdan bakan herkes tatlı bir suyun içerisindeyim zannediyor, ancak suyun ne kadar acı ve acımasız olduğunu sadece ben biliyorum. BEN BİLİYORUM ÇÜNKÜ BU ACIYI ÇEKEN KİŞİ SADECE BENİM, KİMSE DAHA ÖNCE BUNLARI YAŞAMADI VE BEN ÇOK GÜZEL CÜMLELERLE BUNU İFADE EDİYORUM. HERKES BURADA KENDİSİNDEN BİR PARÇA BULACAK VE BU YÜZDEN BANA TEŞEKKÜR EDECEK YAZIMI BEĞENECEK. ŞİMDE DE ÇEKTİĞİM BU ACIYI SİZİN AĞZINIZA SOKMAK SURETİYLE KENDİMİ RAHATLATACAĞIM, HATTA KİM BİLİR BELKİ DE BİR ARKADAŞ BİLE BULURUM ARANIZDAN.
 
Çok esaslı değil mi, çok içten. O sosyal paylaşım sitelerinde paylaşılan yalnızlık temalı haykırışlar ve ucuz laf sokmalar tam olarak bu şekilde görünüyor aslında. Bir şeylere anlamlar yüklemiş, güzel güzel benzetmeler yapmış sayın ikinci yeni, garip akımını da boş geçmemiş (Ayrılınca İstanbul'u dinlemiş gözleri kapalı -şiirin ne alakası varsa onun ayrılığı ile-, ayrılmadan önce fırsatı olmamış pek dinlemeye), şarkılar anlamlanmaya başlamış bir anda. Olmayan şeyler değil, ama bunu matah bir şey yapıyormuş gibi tüm dünyaya sergilemenin mantık alır bir tarafı yok.
 
Şaklabanlıklar eşliğinde incelediğimiz tarzda aslında bir yanlışlık yok, mevzubahis arkadaşım da o şekilde ifade ediyor kendini. İyi incelenirse çok da yanlış değil, ortada bir ayrılık, üzüntü ve sinir var; bunun da bir sorumlusu olmalı ve ondan çıkmalı bunun acısı. Kendi çektiği acıyı da bir şekilde ona kanalize etmeye çalışıyor, çünkü ayrıldılar ve bu büyük oranda onun suçu. Tamam, o da kabul ediyor kendisinin de yanlışları olduğunu; ancak bu şekilde olmamalıydı yine de. Medeni insanlar gibi ayrılmalıydılar. Bu yüzden yalnızlık süreci daha da ağır geçiyor.
 
Yalnızlığın mantık boyutundan bahsedebilirim, ama duygu boyutu ile ilgili savurmanın bir gereği yok. Nedir biliyor musunuz yalnızlık? Biliyorsunuz tabi ki; belki bastırıyorsunuz, belki paylaşıyorsunuz, belki de paylaşmak için doğru cümleleri bulamıyorsunuz ve anlaşılamıyorsunuz; ama kesinlikle biliyorsunuz. Bunu yaşamak konusuna gelince; sızlanmak, kendi kendine üzülmek, kendini sokağa atmak, evde eblemek, yakaladığının hayatına kastın varmış derecesinde anlatmaya çalışmak gibi şekillerde görülebiliyor. Ancak tek bir gerçek var ki, kimse anlamaz. Anlatmak istediğinde dinler, bu iyiliği yapar sana; ama kimse anlamaz. Dolayısı ile bilmediğimiz, anlamadığımız şeyler hakkında konuşmayı çok doğru bulmuyorum. Yazayım tabi burada, "Şöyle oldu da böyle hissettim" diye; bunun adı magazin. Dedikodu bu, kendimi çekiştiririm bu yazıda, okuyan ne der? İhtimaller:
 
- Salak.
- Evet, çok doğru söylüyor. Bana da olmuştu aynısı.
- Banane arkadaş, kimsenin umrunda değil.
- Yazı hakkında söyleyeceğim tek şey: "Hayatımdan 10 dakika çaldı"
- Daha çok çaba göstermelisin.
 
Şimdi daha iyi bir tepki mi bekliyorum? Hayır. Kaçıyorum belki de asıl söylemek istediğimden. Sayfalarca yukarıda bahsettiğim gibi şeyleri yazmak ve onları paylaşmak istiyorum belki de; ne kadar dağıldığımdan, üzüldüğümden, alışmaya çalışırken ne kadar zorlandığımdan konuşmak istiyorum. Romantizm sevmiyorum, mantıksız bir biçimde olayları çarpıtmayı ve abartmayı da istemem; dolayısı ile ne olacağı gayet açık. Nasıl mı olacak? Şöyle:
 
İdare ediyorum işte. Aslında söylediğim kadar da kötü değilim baktığın zaman, iyiyim yani. Ara ara çok kötü oluyorum ama. Genel olarak bakınca iyiyim ama, keyfim yerinde. Bazen canım sıkılıyor, sonra geçiyor. Öyle takılıyorum boş boş. Dün baya eğlendik ama ya. Önceki hafta sonu da hiç evden çıkmadım. Böyle geçiyor işte, manasız.
 
Bu nedir peki? İşte yalnızlığın tarifi. O kadar yazmaktan kaçtığım şey bu olacak. Bunun bir anlamı yok ki, bunu anlatmaya çabalamanın da bir anlamı yok (takdir edersiniz ki anlaşılır bir tarafı da yok).
 
"Sen anlatamıyorsun, aç da şunu bir oku, adam ne güzel anlatmış" derseniz, baş üstüne, ama o adamın anlattığı şey ile benim bir alakam yok. Düşüncelerimi tam olarak yansıtan bir şey olamaz o. Mutlaka bir çok ortak nokta bulurum, ancak eşit miktarda ortak noktayı insan ve inek arasında da bulabilirim. "Kürk Mantolu Madonna'yı okudun, çok beğendin; Maria Puder ile bir alakan var mıydı da çok beğendin peki?" derseniz, aynı şey değil ki. Aşkın anlatılmasını ("aşk kelimesinin kapsamı ve niteliği" konusuna dalmadan, dümdüz yazıp geçeyim) çok daha kolay buluyorum yalnızlık ile kıyaslandığında. Birinde sen geliştiriyorsun çünkü, kafanda planlıyorsun, kendin ettin kendin buldun. Belli bir güzel tarafı, cezbediciliği var. Değişik bir sarhoşluğu falan da vardır onun, kapasiteyi de düşürerek algıyı iyice kapatır. Diğer tarafta ise sadece var, tüm gerçekliği ile. Engellemeye çalışsan da var, kaçsan da, kabul edip otursan da var. Bir anda yok zannediyorsun, sonra yine oluyor. Aşk gibi değil, ne kadar yönlendirirsen yönlendir, o orada. Aşk biter, sıkılırsın, üzülürsün kavga edersin veya milyon tane sebepten bir tanesi olur, soğur gider bir anda. Ama yalnızlık bitmez, oradadır sürekli; aşk varken de oradadır, yokken de. Daha net, daha ağır, kontrolü daha zordur. Karış karış dağları anlatmaya benzer aslında; kocamandır, birbirine de çok benzer. Ama aynı değildir. Adamın biri Toroslar'ı anlatıp da "Bu eserimde Himalayalar'dan bahsettim" derse, bilen adam farkı anlayacaktır. Söz konusu biz olduğumuz için, kendimi bildiğimiz de düşünüldüğünde, net bir biçimde oturmayan parçalar görünecektir.
 
Bu yüzden mantığına değinmeye çalışıp, duygusunu sallayıverebilirim. Rakı içince değişiyor tabi bunlar hep, burada o "yalnızlıkmış da bikbikmiş de aşktan zormuş" diye ahkam keserken bir anda "Arayayım mı la?" haline dönüşüyor. Alkol tüm kötülüklerin anası gerçekten.
 
Ee, o zaman bu kadar yazı nedir arkadaş? Bu kadar yazı, yalnızlık başlığı altında beklediğiniz şeyin sizi hiçbir şekilde tatmin etmeyeceğinin kanıtıdır. Gidin başka yerde oynayın.

29 Temmuz 2013

Buradan bakınca her yer düzlük.

Uzun zamandır yazmıyordum, artık bir şeyler karalamanın zamanı geldi sanırım. Yazarım diye birkaç konuyu not almıştım, hepsini bir yazıda toplamaya çalışacağım; hayırlısı.

İlk başlığım, kolaycılık. Yola çıktığım söz ise meşhur "Ignorance is bliss". Bu noktada cahilliği kolay görme, "Ah keşke bir şey bilmeseydim, hayat o zaman ne kadar da kolay olurdu" söyleminde bulunma var. Arkadaş, sen nasıl bilgiyi hakir görerek onun yokluğunu tercih edebilirsin? Eğer bilginin ağırlığını kaldıramıyorsan sorunu bilgide değil, kendinde araman gerekir. Mutsuzluğunu "sözde" bilgeliğine bağlıyorsan, hali hazırda cahil olduğunu unutup çelişkiye girmişsin demektir. Şöyle:

Çok sevmesen, çok özlemezdin;
Çok görmezsen, bilmezdin;
Çok bilmezsen, çok acıtmazdı hayat.

O kadar bilmiş ki, o kadar görmüş ki. Her insana acıları ağır geliyor, yıpranmışlık hissi bilmişlik ve bir miktar öz güven getiriyor; ama bilmiyorlar ki aynı anda 6 küsür milyar yaşamdan sadece biri olarak bu sitemler biraz fazla iddialı.

Bir zamanlar ben de bir şeylerin farkında olmanın zor olduğunu düşündüm, açıkçası yükü de oldukça ağır geliyordu. Sonunda fark ettiğim nokta ise bu konuda bir şeyler yapacak gücü kendinde bulamadığında zorlanıyordun, eğer değiştirebilirsen veya değişeceğine inancın varsa herhangi bir problemin yok ki. Ancak bu minvalde çok acı bir gerçekle karşılaşıyor insanımız, o da sorunun suçunu kime yükleyeceği. 

Genel olarak sorunu çevrede aramaktır tercih, zira savunma yapmak daha kolaydır. Suçu üzerine almak o kadar zor ve bir o kadar rahatlatıcıdır ki, daha önce suçunu kabul etmemiş insanlara bunu öneremezsiniz bile. Her zaman kendinde bir hak görmek, karşı tarafın eksiklikleri üzerinde durmaktır asıl sorunumuz. Bir suçlarımızı kabul edebilsek, getireceği tüm sorumluluklara göğüs gerebilsek çok daha mutlu olacağımız aşikar; hatta bütün yalanlarımızın arkasında durmayı başarırken doğruyu savunmanın zor gelmesi de tam bir çelişki. 

Bunu yapmak için ise insan önce geçmişinden sıyrılmalı ve kendisi ile barışmalıdır. Geçmiş -ondan çıkardığınız dersler bir yana- geleceğin üzerinde bir yüktür. Çoğu insan geçmişe takılıp kalır; olayları ve kişileri kafasında yargılamaya devam eder. Eğer bunlardan kurtulabilir ve benliğine yönelebilirse kişi kendini bulacak, kendisi ile ilgilenebilecek ve sorunlarını çözebilecektir. Geçmiş, geçmişte kalmıştır; artık aşılmalı ve geleceğe bakılmalıdır. Geçmişin getirdiği tüm sorumluluklar şu anda üstlenilmeli ve problemler ile yüzleşilmelidir. Böylece insan yüklerinden kurtulacak ve bilginin getirdiği ağırlığı yadırgamayacaktır; bu da içindeki kolaycılığı silecek ve doğruluk için savaşma enerjisini geri verecektir.

Doğruyu bulmak için insan korkuları ile de yüzleşmelidir; korkularıdır toplumları kontrol eden. "Ya şöyle olursa, ya böyle olursa" derken yıllar, asırlar geçer; ancak değişen hiçbir şey olmaz. Yöneticiler de (özellikle günümüzde) korkuyu oldukça ön planda kullanmakta ve insanları bununla dizginlemektedir. Ecnebi memleketlerde söylenilen harfiyen uygulanmaktadır aslında: "Fear brings loyalty". Belli bir noktadan sonra korkular kurallara, kanunlara, en önemlisi de örf ve adetlere yerleşir. Adetlere yerleştikten sonra bunun adı artık korku değildir, bu "anane" olmuştur. Mahalle baskısı bir toplumda vücut bulur ve üzerinize yürür.

Bunun temel sebebi ise, zamanında atalarınızın korkuları ile yüzleşmek yerine onların esiri olmalarıdır. Siz onlardan miras olarak kültür ve esaretlerini alırsınız. Eğer bırakacağınız mirasın bir gün çocuklarınızın, torunlarınızın yakasına yapışmasını istemiyorsanız, bugün harekete geçmeniz gerekir.

Bu hareket ile yapabileceğiniz ve yapamayacağınız şeyler olacaktır. En fantastik olanını düşünürsek, dünyayı değiştirebilirsiniz; ancak o şekilde kalmasını sağlayamazsınız. Hareketler akıllı ve yerinde olmalıdır, zira saçmalıklardan köklü değişiklikler beklemek yersiz olur. Bu noktada konuyu biraz dallandırıp farklı bir noktaya sapacağım:

Ülkemizde kişiler üzerinde iki büyük baskı vardır: Din ve milliyetçilik. İlki hakkında konuşacak olursak; insan kendini ararken önce kendisini, sonra çevresini sorgular ve çevresindeki en büyük olguyla karşılaşır: Din. Gerçekten az kişi inançlarını sorgulayabilir ve denetleyebilir; daha da zoru doğruyu öğrenmesidir. Doğrunun peşinden koşarken bambaşka insanların bambaşka doğruları ile karşılaşır, hepsi de kendi içerisinde tutarlıdır. Hangisine inanacağını bilemez, doğruyu göremez ve tam o anda ufak bir ışık çok mantıklı gelir: Hiçlik.

Hiçlik diğer kavramlardan daha doludur aslında, sıfırın en son bulunan rakam olmasının sebebi olarak da bu gösterilebilir. Uyumak gibi değil, sarhoş olmak gibi değil, dalıp gitmek gibi hiç değil; belki biraz genel anestezi gibi. Orası boştur, her şey yalandır ve havada asılı durmaktadır. Bunca yıldır öğretilen ve uygulanan "ayakları yere basma" düşüncesi ve genel mantık çerçevesi ile çok açıklanabilecek durumlar değildir, bu yüzden idrakı da nazaran daha güç olacaktır. Hiçliğin neden önemli olduğuna gelirsek: Çevrenizdeki tüm kişi, nesne, olay ve fikirlere bakın; sonra onları ters çevirin ve o şekilde desteklemeye, hayal etmeye, hak vermeye çalışın. Karşı çıktığınız şeylere tamamen inanma noktasına geldğinizde eski düşüncelerinizi tekrar önünüze alın. O aradaki geçişte çok ilginç bir hisse, karmaşıklığa kapılıyor olmanız gerek; işte o artı ile eksinin, yobaz ile alimin, kapitalist ile sosyalistin çarpıştığı noktadır. Orası kara deliktir, hiçliktir. Birbirine o kadar uzak olan olgu,kavram veya kişilerin arasında aslında mesafe yoktur, mesafeleri siz yaratırsınız. Siz toplumun düşünen beyinleri, her şeyi birbirine yaklaştırmak yerine uzaklaştırmayı tercih edersiniz. Neden mi? Çünkü birinden uzaklaşırsan diğerine yaklaşırsın, kendin gibi uzaklaşanları görürsün orada ve yalnız olmadığını bilmek iyi hissettirir.

İnsanlar bu yüzden din konusunda anlaşamazlar. Yok diyenin bilimi, var diyenin imanı vardır; bilmem diyenin ise alakası yoktur. Kutuplar o kadar güçlü çeker ki, diğerini tam olarak düşünerek hak vermek imkansızlaşır. Bu noktada ise aradaki küçük fark unutulur gider, insanlar aralarına dağları eklemeye devam ederler.

Peki, kimler birbirini çeker? İşte çaresizliğin ve yalnızlığın etkisini bu noktada görebiliriz. Yalnızlık öyle bir şeydir ki, inandığın tüm şeylere seni ters düşürebilir ve bundan zevk alabilirsin. Sadece yalnız olmamak için biri ile arandaki mesafeyi kaldırırsın kafandan, bambaşka görünmeye başlar gözüne; daha önce böylesi bir hoşgörü göstermediğin için de mutlu olursun, daha erdemli bir insan zannedersin kendini. İşte o "standartları iyice düşürdüm" sözü, aslında "aramızda çok bir fark yok, onunla da gayet iyi anlaşacağıma eminim" noktasına yakınsar. Bu şekilde birlikte olan insanların mutlu olma şansını daha yüksek görüyorum ben, çünkü onların ilişkisinin temelinde hoşgörü ve saygı olduğu kesindir. Çok büyük bir ahmaklık olmayacaksa, mutluluk uzakta değildir.

Bu konuya devam ederdim; ama sevgi/sevgili gibi konularda herkes o kadar çok konuşmuş ki, ne söylesem klişe oluyor. Sevmedim, değiştiriyorum.

Her insanın bir sınırı var mıdır acaba? Nasıl belirler insanlar bu sınırları? "Her şeyin de bir sınırı var artık" dediklerinde, acaba bu sınırı belirleme konusunda ne kadar düşünmüşlerdir? Yoksa içgüdüleri ile bir nevi ağaçlara işeyerek kendilerine bir alan belirlemişler ve orada kendilerini güvende hissediyorlar da, alanlarına müdahale edilince ister istemez tepki mi veriyorlar? Bunu bir saldırı olarak mı görüyorlar, yoksa suistimal olarak mı? Bu sınırlar herkes için aynı mı? Her ruh hali için aynı sınırlar mı geçerli? Bilmem, düşüneyim biraz.

Notlarımın arasında "Gençliğin değişim trendleri - ne isteniyor?" şeklinde bir kısım var. Hali hazırda gezi olayları ile herkes bu duruma çok aşina oldu, tekrara düşmenin alemi yok diyor ve devam ediyorum.

Bu şekilde devam edince de akıcılığını kaybediyor yazı, sunumun tam ortasında "notlarıma bakıyorum" diyen adamın yarattığı iticilik geliyor içinden. İster istemez bir soğuma, "bu kadar okuduktan sonra bunu mu yapacaktın münasebetsiz!" geliyor dışarıya. Belki kin duymaya başlıyorsun içten içe, bir daha yazdığım yazıları okumayacağını düşünüyorsun. Bu şekilde cezalandırıyorsun beni, çünkü hepimiz yazılarımızı okunsun diye yazıyoruz ve sen o anda ilk tepkin ile bana bir okuyucuya mal oluyorsun.

Kin duygusunun içerisinde bir tutam da nefret, arkasında da intikam var sanki. Biri olmadan diğeri olmuyormuş gibi, hatta birbirini tamamlayan bir süreçmiş gibi hepsi. Kin duyuyorsun, zarar vermek istiyorsun, sinirleniyorsun. Nefretin büyüyor, büyüyor ve öyle bir noktaya geliyor ki; harekete geçiyorsun. İşte bu da intikam oluyor. Evet, gerçekten de akla yatan bir sıralama var aralarında; acaba birini çıkartınca sistem bozuluyor mu? Mekanik düşünen insanım ben, sağlamasını yapmadan cevap vermem abes olurdu. Dümdüz kombinasyon ile gideyim:

Kin duymadan nefret olur mu? Sanmam, nefret ettiğin insana içten içe zarar vermek istersin. Bu olmadı.
Nefret olmadan intikam olur mu? Aslında, olur. Fırsat geçer eline, çok küçük bir kötülüğün karşılığını alırsın; öyle "nefret" boyutuna da çıkmaz iş. Evet, intikam kelimesinin skalası diğerlerinden daha geniş olduğu için küçük çapta düşününce konu dışında kalabiliyor.
Kin olmadan intikam olur mu? Olmaz. Eğer o anda o bedeli ödetmek gelmişse aklına, demek ki içerilerde bir yerlerde artıkları kalmıştır; küçük veya büyük, karşılık istersin.

Matematiksel bir hızlı geçişle konunun bu yüzüne bakmak bir yana, bir de madalyonun diğer tarafına bakmalıyız: Gerekli mi? Her şeyin dengeli olduğu bir dünya düşününce, iyiliğin karşısında durabilecek bir kötü mü lazım bize? Hoşgörüyü bitirecek bir kin ve affı silecek bir intikam olmasa daha iyi bir dünyada yaşıyor olur muyduk? Temel ihtiyacımıza inersek, daha mutlu olur muyduk?

Biz ki etrafında yıldızlar dönen, gezegenlerin merkezi, dünyanın temel taşı; acaba kötülük olmadan daha mutlu olmayı başarabilir miydik? Mutluluğu, iyiliği öğrenebilir miydik o zaman, yoksa uyuşur muyduk tatlı hülyalar içerisinde? Acaba bizi anlamlı kılan, her istediğimize kavuşmamızı sağlayan olay onların bizden alınması mıdır? "Olsa da mutlu olsam" demek için olmama ihtimalinin olması gerekir, ama olmama ihtimali de insanı mutsuz eder. Al sana denge.

Yazının büyük bir kısmını baya önceden yazmıştım aslında, küçük birkaç düzenleme yaparak gönderiyorum bloga. Bu noktaya kadar okumayacağınızı düşünüyorum, dolayısı ile burada saçmalama kartımı kullanıyorum: Lezzetli çipetpeeet, lezzetli çipetpeeğğğeeeet!