Uzun zamandır yazmıyordum, artık bir şeyler karalamanın zamanı geldi sanırım. Yazarım diye birkaç konuyu not almıştım, hepsini bir yazıda toplamaya çalışacağım; hayırlısı.
İlk başlığım, kolaycılık. Yola çıktığım söz ise meşhur "Ignorance is bliss". Bu noktada cahilliği kolay görme, "Ah keşke bir şey bilmeseydim, hayat o zaman ne kadar da kolay olurdu" söyleminde bulunma var. Arkadaş, sen nasıl bilgiyi hakir görerek onun yokluğunu tercih edebilirsin? Eğer bilginin ağırlığını kaldıramıyorsan sorunu bilgide değil, kendinde araman gerekir. Mutsuzluğunu "sözde" bilgeliğine bağlıyorsan, hali hazırda cahil olduğunu unutup çelişkiye girmişsin demektir. Şöyle:
Çok sevmesen, çok özlemezdin;
Çok görmezsen, bilmezdin;
Çok bilmezsen, çok acıtmazdı hayat.
O kadar bilmiş ki, o kadar görmüş ki. Her insana acıları ağır geliyor, yıpranmışlık hissi bilmişlik ve bir miktar öz güven getiriyor; ama bilmiyorlar ki aynı anda 6 küsür milyar yaşamdan sadece biri olarak bu sitemler biraz fazla iddialı.
Bir zamanlar ben de bir şeylerin farkında olmanın zor olduğunu düşündüm, açıkçası yükü de oldukça ağır geliyordu. Sonunda fark ettiğim nokta ise bu konuda bir şeyler yapacak gücü kendinde bulamadığında zorlanıyordun, eğer değiştirebilirsen veya değişeceğine inancın varsa herhangi bir problemin yok ki. Ancak bu minvalde çok acı bir gerçekle karşılaşıyor insanımız, o da sorunun suçunu kime yükleyeceği.
Genel olarak sorunu çevrede aramaktır tercih, zira savunma yapmak daha kolaydır. Suçu üzerine almak o kadar zor ve bir o kadar rahatlatıcıdır ki, daha önce suçunu kabul etmemiş insanlara bunu öneremezsiniz bile. Her zaman kendinde bir hak görmek, karşı tarafın eksiklikleri üzerinde durmaktır asıl sorunumuz. Bir suçlarımızı kabul edebilsek, getireceği tüm sorumluluklara göğüs gerebilsek çok daha mutlu olacağımız aşikar; hatta bütün yalanlarımızın arkasında durmayı başarırken doğruyu savunmanın zor gelmesi de tam bir çelişki.
Bunu yapmak için ise insan önce geçmişinden sıyrılmalı ve kendisi ile barışmalıdır. Geçmiş -ondan çıkardığınız dersler bir yana- geleceğin üzerinde bir yüktür. Çoğu insan geçmişe takılıp kalır; olayları ve kişileri kafasında yargılamaya devam eder. Eğer bunlardan kurtulabilir ve benliğine yönelebilirse kişi kendini bulacak, kendisi ile ilgilenebilecek ve sorunlarını çözebilecektir. Geçmiş, geçmişte kalmıştır; artık aşılmalı ve geleceğe bakılmalıdır. Geçmişin getirdiği tüm sorumluluklar şu anda üstlenilmeli ve problemler ile yüzleşilmelidir. Böylece insan yüklerinden kurtulacak ve bilginin getirdiği ağırlığı yadırgamayacaktır; bu da içindeki kolaycılığı silecek ve doğruluk için savaşma enerjisini geri verecektir.
Doğruyu bulmak için insan korkuları ile de yüzleşmelidir; korkularıdır toplumları kontrol eden. "Ya şöyle olursa, ya böyle olursa" derken yıllar, asırlar geçer; ancak değişen hiçbir şey olmaz. Yöneticiler de (özellikle günümüzde) korkuyu oldukça ön planda kullanmakta ve insanları bununla dizginlemektedir. Ecnebi memleketlerde söylenilen harfiyen uygulanmaktadır aslında: "Fear brings loyalty". Belli bir noktadan sonra korkular kurallara, kanunlara, en önemlisi de örf ve adetlere yerleşir. Adetlere yerleştikten sonra bunun adı artık korku değildir, bu "anane" olmuştur. Mahalle baskısı bir toplumda vücut bulur ve üzerinize yürür.
Bunun temel sebebi ise, zamanında atalarınızın korkuları ile yüzleşmek yerine onların esiri olmalarıdır. Siz onlardan miras olarak kültür ve esaretlerini alırsınız. Eğer bırakacağınız mirasın bir gün çocuklarınızın, torunlarınızın yakasına yapışmasını istemiyorsanız, bugün harekete geçmeniz gerekir.
Bu hareket ile yapabileceğiniz ve yapamayacağınız şeyler olacaktır. En fantastik olanını düşünürsek, dünyayı değiştirebilirsiniz; ancak o şekilde kalmasını sağlayamazsınız. Hareketler akıllı ve yerinde olmalıdır, zira saçmalıklardan köklü değişiklikler beklemek yersiz olur. Bu noktada konuyu biraz dallandırıp farklı bir noktaya sapacağım:
Ülkemizde kişiler üzerinde iki büyük baskı vardır: Din ve milliyetçilik. İlki hakkında konuşacak olursak; insan kendini ararken önce kendisini, sonra çevresini sorgular ve çevresindeki en büyük olguyla karşılaşır: Din. Gerçekten az kişi inançlarını sorgulayabilir ve denetleyebilir; daha da zoru doğruyu öğrenmesidir. Doğrunun peşinden koşarken bambaşka insanların bambaşka doğruları ile karşılaşır, hepsi de kendi içerisinde tutarlıdır. Hangisine inanacağını bilemez, doğruyu göremez ve tam o anda ufak bir ışık çok mantıklı gelir: Hiçlik.
Hiçlik diğer kavramlardan daha doludur aslında, sıfırın en son bulunan rakam olmasının sebebi olarak da bu gösterilebilir. Uyumak gibi değil, sarhoş olmak gibi değil, dalıp gitmek gibi hiç değil; belki biraz genel anestezi gibi. Orası boştur, her şey yalandır ve havada asılı durmaktadır. Bunca yıldır öğretilen ve uygulanan "ayakları yere basma" düşüncesi ve genel mantık çerçevesi ile çok açıklanabilecek durumlar değildir, bu yüzden idrakı da nazaran daha güç olacaktır. Hiçliğin neden önemli olduğuna gelirsek: Çevrenizdeki tüm kişi, nesne, olay ve fikirlere bakın; sonra onları ters çevirin ve o şekilde desteklemeye, hayal etmeye, hak vermeye çalışın. Karşı çıktığınız şeylere tamamen inanma noktasına geldğinizde eski düşüncelerinizi tekrar önünüze alın. O aradaki geçişte çok ilginç bir hisse, karmaşıklığa kapılıyor olmanız gerek; işte o artı ile eksinin, yobaz ile alimin, kapitalist ile sosyalistin çarpıştığı noktadır. Orası kara deliktir, hiçliktir. Birbirine o kadar uzak olan olgu,kavram veya kişilerin arasında aslında mesafe yoktur, mesafeleri siz yaratırsınız. Siz toplumun düşünen beyinleri, her şeyi birbirine yaklaştırmak yerine uzaklaştırmayı tercih edersiniz. Neden mi? Çünkü birinden uzaklaşırsan diğerine yaklaşırsın, kendin gibi uzaklaşanları görürsün orada ve yalnız olmadığını bilmek iyi hissettirir.
İnsanlar bu yüzden din konusunda anlaşamazlar. Yok diyenin bilimi, var diyenin imanı vardır; bilmem diyenin ise alakası yoktur. Kutuplar o kadar güçlü çeker ki, diğerini tam olarak düşünerek hak vermek imkansızlaşır. Bu noktada ise aradaki küçük fark unutulur gider, insanlar aralarına dağları eklemeye devam ederler.
Peki, kimler birbirini çeker? İşte çaresizliğin ve yalnızlığın etkisini bu noktada görebiliriz. Yalnızlık öyle bir şeydir ki, inandığın tüm şeylere seni ters düşürebilir ve bundan zevk alabilirsin. Sadece yalnız olmamak için biri ile arandaki mesafeyi kaldırırsın kafandan, bambaşka görünmeye başlar gözüne; daha önce böylesi bir hoşgörü göstermediğin için de mutlu olursun, daha erdemli bir insan zannedersin kendini. İşte o "standartları iyice düşürdüm" sözü, aslında "aramızda çok bir fark yok, onunla da gayet iyi anlaşacağıma eminim" noktasına yakınsar. Bu şekilde birlikte olan insanların mutlu olma şansını daha yüksek görüyorum ben, çünkü onların ilişkisinin temelinde hoşgörü ve saygı olduğu kesindir. Çok büyük bir ahmaklık olmayacaksa, mutluluk uzakta değildir.
Bu konuya devam ederdim; ama sevgi/sevgili gibi konularda herkes o kadar çok konuşmuş ki, ne söylesem klişe oluyor. Sevmedim, değiştiriyorum.
Her insanın bir sınırı var mıdır acaba? Nasıl belirler insanlar bu sınırları? "Her şeyin de bir sınırı var artık" dediklerinde, acaba bu sınırı belirleme konusunda ne kadar düşünmüşlerdir? Yoksa içgüdüleri ile bir nevi ağaçlara işeyerek kendilerine bir alan belirlemişler ve orada kendilerini güvende hissediyorlar da, alanlarına müdahale edilince ister istemez tepki mi veriyorlar? Bunu bir saldırı olarak mı görüyorlar, yoksa suistimal olarak mı? Bu sınırlar herkes için aynı mı? Her ruh hali için aynı sınırlar mı geçerli? Bilmem, düşüneyim biraz.
Notlarımın arasında "Gençliğin değişim trendleri - ne isteniyor?" şeklinde bir kısım var. Hali hazırda gezi olayları ile herkes bu duruma çok aşina oldu, tekrara düşmenin alemi yok diyor ve devam ediyorum.
Bu şekilde devam edince de akıcılığını kaybediyor yazı, sunumun tam ortasında "notlarıma bakıyorum" diyen adamın yarattığı iticilik geliyor içinden. İster istemez bir soğuma, "bu kadar okuduktan sonra bunu mu yapacaktın münasebetsiz!" geliyor dışarıya. Belki kin duymaya başlıyorsun içten içe, bir daha yazdığım yazıları okumayacağını düşünüyorsun. Bu şekilde cezalandırıyorsun beni, çünkü hepimiz yazılarımızı okunsun diye yazıyoruz ve sen o anda ilk tepkin ile bana bir okuyucuya mal oluyorsun.
Kin duygusunun içerisinde bir tutam da nefret, arkasında da intikam var sanki. Biri olmadan diğeri olmuyormuş gibi, hatta birbirini tamamlayan bir süreçmiş gibi hepsi. Kin duyuyorsun, zarar vermek istiyorsun, sinirleniyorsun. Nefretin büyüyor, büyüyor ve öyle bir noktaya geliyor ki; harekete geçiyorsun. İşte bu da intikam oluyor. Evet, gerçekten de akla yatan bir sıralama var aralarında; acaba birini çıkartınca sistem bozuluyor mu? Mekanik düşünen insanım ben, sağlamasını yapmadan cevap vermem abes olurdu. Dümdüz kombinasyon ile gideyim:
Kin duymadan nefret olur mu? Sanmam, nefret ettiğin insana içten içe zarar vermek istersin. Bu olmadı.
Nefret olmadan intikam olur mu? Aslında, olur. Fırsat geçer eline, çok küçük bir kötülüğün karşılığını alırsın; öyle "nefret" boyutuna da çıkmaz iş. Evet, intikam kelimesinin skalası diğerlerinden daha geniş olduğu için küçük çapta düşününce konu dışında kalabiliyor.
Kin olmadan intikam olur mu? Olmaz. Eğer o anda o bedeli ödetmek gelmişse aklına, demek ki içerilerde bir yerlerde artıkları kalmıştır; küçük veya büyük, karşılık istersin.
Matematiksel bir hızlı geçişle konunun bu yüzüne bakmak bir yana, bir de madalyonun diğer tarafına bakmalıyız: Gerekli mi? Her şeyin dengeli olduğu bir dünya düşününce, iyiliğin karşısında durabilecek bir kötü mü lazım bize? Hoşgörüyü bitirecek bir kin ve affı silecek bir intikam olmasa daha iyi bir dünyada yaşıyor olur muyduk? Temel ihtiyacımıza inersek, daha mutlu olur muyduk?
Biz ki etrafında yıldızlar dönen, gezegenlerin merkezi, dünyanın temel taşı; acaba kötülük olmadan daha mutlu olmayı başarabilir miydik? Mutluluğu, iyiliği öğrenebilir miydik o zaman, yoksa uyuşur muyduk tatlı hülyalar içerisinde? Acaba bizi anlamlı kılan, her istediğimize kavuşmamızı sağlayan olay onların bizden alınması mıdır? "Olsa da mutlu olsam" demek için olmama ihtimalinin olması gerekir, ama olmama ihtimali de insanı mutsuz eder. Al sana denge.
Yazının büyük bir kısmını baya önceden yazmıştım aslında, küçük birkaç düzenleme yaparak gönderiyorum bloga. Bu noktaya kadar okumayacağınızı düşünüyorum, dolayısı ile burada saçmalama kartımı kullanıyorum: Lezzetli çipetpeeet, lezzetli çipetpeeğğğeeeet!