Şu ana kadar hiç tek bir konu hakkında yazmamıştım bütün yazımı, sürekli daldan dala o çok sevdiğim geçişlerimle eğlenmiştim. Buraya kadarmış, bugün tek bir şeyden bahsedeceğim, hoşuma da gitmeyecek; ancak bir şekilde insanın yüzleşmesi gerekiyor.
Yalnızlık çağımızın problemi (vuuhuu, girişe gel, infografik yapayım bir de). Burada bahsettiğim, gerçek yalnızlık. Birinin yanında olmak veya bir bireyin sizin yanınızda olması değil, gerçekten birlikte olmak da değil. Bir şeyleri gerçekten paylaşıp ortak bir paydada buluşmak ve kendini yalnız hissetmemek. Hepimizin ortak çabası bir şekilde kendimizi bir yere ait hissetmek veya içinde olabileceğimiz bir topluluk oluşturmak değil mi zaten? Haydi bu kısmı örneklerle açalım biraz.
Mesela sosyal medya; ağırlıklı olarak facebook, twitter, bloglar ve zorlayalım instagram. İnsanlar sürekli bir şeyler paylaşıyor, neden? Sürekli "ben de şuradayım, bunu yedim, şununla gezdim, bakın bakın ben ne yaptım" tavrı içerisinde herkes. Birileri beğensin, bir şeyler yazsın destek olsun, en azından görsün de varlığımdan haberdar olsun diye. Destek çıkmasın, karşı çıksın gerekirse; ancak konuyu bir yerlere taşısın. Fotoğraf paylaştım, aman ne kadar güzel, haydi yüz kişi beğensin bunu. Fikir paylaşıyorum, haydi sizin de fikirlerinizi alayım bakayım diye. Bu konu üzerinde iki farklı nokta var değinebileceğim:
Yalnızlık çağımızın problemi (vuuhuu, girişe gel, infografik yapayım bir de). Burada bahsettiğim, gerçek yalnızlık. Birinin yanında olmak veya bir bireyin sizin yanınızda olması değil, gerçekten birlikte olmak da değil. Bir şeyleri gerçekten paylaşıp ortak bir paydada buluşmak ve kendini yalnız hissetmemek. Hepimizin ortak çabası bir şekilde kendimizi bir yere ait hissetmek veya içinde olabileceğimiz bir topluluk oluşturmak değil mi zaten? Haydi bu kısmı örneklerle açalım biraz.
Mesela sosyal medya; ağırlıklı olarak facebook, twitter, bloglar ve zorlayalım instagram. İnsanlar sürekli bir şeyler paylaşıyor, neden? Sürekli "ben de şuradayım, bunu yedim, şununla gezdim, bakın bakın ben ne yaptım" tavrı içerisinde herkes. Birileri beğensin, bir şeyler yazsın destek olsun, en azından görsün de varlığımdan haberdar olsun diye. Destek çıkmasın, karşı çıksın gerekirse; ancak konuyu bir yerlere taşısın. Fotoğraf paylaştım, aman ne kadar güzel, haydi yüz kişi beğensin bunu. Fikir paylaşıyorum, haydi sizin de fikirlerinizi alayım bakayım diye. Bu konu üzerinde iki farklı nokta var değinebileceğim:
1- Üslup: Yazım tarzı çok etkili. Genelde ağdalı olmayan ama kesinlikle sarkatistik (Takvim gazetesi dümbüğü böyle yazmıştı) bir dil kullanılacak. Yerden yere vuracak ama o hareketin dışarıdan esamesi okunmayacak, iğneleyecek ancak asıl konunun ikinci bağlantısı üzerinden yaklaşacak. Doğrudan söyleme yanlısı değil, sürekli bir zeka ekleme çabasında yaptığı işlere. Okuyan da diyor ki "vay, ben zekiyim o da zeki; o zaman ben bunu beğeneyim de zeki olduğumu anlasın". Gayrı resmi olarak destekçi ve arkadaş bulma bu.
2- İçerik: Özellikle Gezi olayları ile bu konuda son noktayı gördük biz. Üslubu oturtmuş, ancak içerik boş. Bir gün şöyle feryat ettiğimi hatırlıyorum: "Abi neden sürekli 'kesin izlemelisin', 'devrim yaratacak nitelikte' veya 'koptuuummmm' gibi video isimleri var? Ya adam gibi yazsanıza şunun içinde ne olduğunu!" Bir noktada gizem mi katmaya çalışıyorlar, barok bir çaba mı var (burada eğlendim ahaha), amaç nedir bilemedim. Ancak adam eğer o içeriğe bakacak ve sana bununla ilgili bir tepki verecekse, yalnız değilsin.
Ancak bir kısmını tabi ki tenzih* etmem gerekiyor. Paylaşımları sadece yardım için; sağa sola kaçsın arkadaşlarımız diye yaptığımız zamanlar, doğru bilgi verme amaçlı yaptığımız zamanlar da azımsanamaz. Sürekli bir doğrulama çabası, yalan bilgi ile tüm gücümüzle savaşma çabası içerisinde olduğumuz zamanlar da az değildi; ancak bu yine Gezi Parkı ilintili olaylar ve benzerleri için verilebilecek nadir örneklerden.
*Böyle bir anlamı da varmış: din b. (***) Allah'ın bütün kusurlardan uzak olduğuna inanma. Nereye gidiyoruz arkadaş, TDK ne hale gelmiş. Artık sözlüğün kelime anlamlarında alt metin aramaya başladık gerçi, belki de baştan beri anlamı bu idi.
Yalnızlığımıza dönersek; sosyal medya kısmını uç örneklerle açıklamaya çalıştım. Özet gerekirse; paylaşıyoruz çünkü kendimiz gibi olanları arıyoruz, çünkü yalnızlığı kimse sevmez.
Şimdi diğer yalnızlıklara gelelim. Bu noktaya kadar baymış olabilecek arkadaşları da düşünürsek, biz bize kaldık; güzel, hali hazırda amaç da buydu zaten. Bu tavrımın da hastasıyım; önce biraz yazayım, nasılsa kimse sonuna kadar okumaz diyerek yazının belirli bir kısmından sonra eğlendireyim kendimi. Belirli bir kendini koruma içgüdüsü olabilir bu aslında, diğer yazılarımda da fark ettim bunu. Adam biraz okumuş, sonra sıkılmış bırakmış, çünkü saçma sapan şeyler yazmışım. Ben de düşünüyorum ki "İlerisi güzeldi aslında, onun niyeti yokmuş okumaya, o yüzden bıraktı". Böylece yazının belirli bir kalite standardının üzerinde olduğuna inandırabiliyorum kendimi. İnsan psikolojisi ne garip.
Aslında bir önceki paragrafta bulunan kısmi öz eleştiri de insanları yazıya bağlamak için, "Evet, bunu yapıyorum ama mantıklı bir sebebi var, dolayısı ile kendime de çuvaldız batırdım" diyorum ve insanların ilgisini çekmek sureti ile devam etmesini sağlamak için yazıyı biraz daha interaktif bir hale getiriyorum. Dolayısı ile, sıkışınca (veya sıkışmış gibi yapınca, sonraki geri dönüşüm daha muhteşem olsun diye) tribünlere oynamaya başlıyorum. Okuyucu da "Evet, hata yapmış, kendisi de farkında" diyor, ah ne kadar masum!
Böyle yazınca da kendisini kullanılmış hissediyor okuyan kişi; dolayısı ile ondan aldığımı ya ona geri vereceğim ya da kendimden de en az bir o kadar alacağım, yoksa kötü hissedecek kendini ve kendini kötü hissederken okuduğu yazı ne kadar güzel olursa olsun beğenmeyecek. Anna Karenina'nın sonunu yazıyor olsam bu durum mümkündü, ancak öyle bir kurgum da olmadığına göre yazının beğenilmesi çark etmem gerekiyor bu noktada. Ben yapmazsam bunu okuyucu kendisi yapacak, hata aramaya başlayacak. Mesela düşük cümle bulabilir, yazım yanlışı olabilir, basit ve herkesin doğrusunu bildiği imla veya kullanım yanlışı yapmış olabilirim; bu noktada da bunları gördüğüne sevinecek. O kadar yanlışı gördükten sonra bir anda "Ne okuyordum ben ya?" diyecek, bir bakacak ki ben konudan ne kadar da uzaklaşmışım. İşte bir hata daha, hem de yapılmaması gereken cinsten. Tamam yahu, çözüldü her şey; bu yazıyı okurken eğer kendini kötü hissedersen, sebebini benim ahmak olmam şeklinde açıklamak ve bunu desteklemek için yeterince kanıt var elinde.
Aslında ayrılmadım konudan, uygulamalı olarak göstermeye çalıştım işlediğim konuyu. Senin yalnızlığın tam oradaydı, ben de senin düşüncelerine ortak oldum ve artık yalnız değilsin. Yalnız başıma bu yazıyı yazarken aslında seninle çok eğlendik, çok keyifli bir iş çıkardık birlikte, kimse sıkılmadı. Sen "Böyle diyor, ama aslında öyle değil" diyorsun, ben de "Öyle dediğini biliyorum, ama aslında şöyle" diyorum, bariz bir şekilde sohbet edip yalnızlığımızı gideriyoruz. Arada kızıyoruz, alttan alıyoruz, üzerine gidiyoruz; ama hepsinin temelinde bizim muhabbetimiz var. "İnsan" idin, sonra "okuyucu" olarak hitap etmeye başladım ve şimdi "sen" samimiyetine kadar ilerledik. Muhabbetimiz gelişti zamanla, artık arkadaşız biz, artık kimse yalnız değil.
Küçük uygulamadan sonra genel tarzımıza dönüş yapabiliriz.
Başlığa bakınca aklınıza ilk "Sevgilisinden ayrılan adamın ağlayışı" geldi değil mi? Sevgilisinden ayrıldıktan sonra bir klasik olan laf sokma seremonisinin adımlarından bir tanesi olcaktı değil mi? Hiç de beklediğiniz gibi gitmediğini tahmin ediyorum o zaman (Burayı eğer doğru kişinin ses tonu ile okursanız reklam gibi oluyor). Ben de istiyorum şu şekilde yazmayı:
Yalnızlık çok kötü. Adeta bok gibi. Çok yalnızım, kendimi coşkun sular içerisinde usul usul yüzen alabalık gibi hissediyorum, etrafımda sürekli bir hareket var ama ben hangi yöne gideceğimi bile bilmiyorum. Akıntıya karşı yüzüyorum ben de, inadına. Arada atlayayım diyorum, kırayım kabuğumu, ayı havada kapıp yiyor. Tam "İşte şurada bir yem var" diyorum, kancalar takılıyor boğazıma, ölecek gibi oluyorum. Dışarıdan bakan herkes tatlı bir suyun içerisindeyim zannediyor, ancak suyun ne kadar acı ve acımasız olduğunu sadece ben biliyorum. BEN BİLİYORUM ÇÜNKÜ BU ACIYI ÇEKEN KİŞİ SADECE BENİM, KİMSE DAHA ÖNCE BUNLARI YAŞAMADI VE BEN ÇOK GÜZEL CÜMLELERLE BUNU İFADE EDİYORUM. HERKES BURADA KENDİSİNDEN BİR PARÇA BULACAK VE BU YÜZDEN BANA TEŞEKKÜR EDECEK YAZIMI BEĞENECEK. ŞİMDE DE ÇEKTİĞİM BU ACIYI SİZİN AĞZINIZA SOKMAK SURETİYLE KENDİMİ RAHATLATACAĞIM, HATTA KİM BİLİR BELKİ DE BİR ARKADAŞ BİLE BULURUM ARANIZDAN.
Çok esaslı değil mi, çok içten. O sosyal paylaşım sitelerinde paylaşılan yalnızlık temalı haykırışlar ve ucuz laf sokmalar tam olarak bu şekilde görünüyor aslında. Bir şeylere anlamlar yüklemiş, güzel güzel benzetmeler yapmış sayın ikinci yeni, garip akımını da boş geçmemiş (Ayrılınca İstanbul'u dinlemiş gözleri kapalı -şiirin ne alakası varsa onun ayrılığı ile-, ayrılmadan önce fırsatı olmamış pek dinlemeye), şarkılar anlamlanmaya başlamış bir anda. Olmayan şeyler değil, ama bunu matah bir şey yapıyormuş gibi tüm dünyaya sergilemenin mantık alır bir tarafı yok.
Şaklabanlıklar eşliğinde incelediğimiz tarzda aslında bir yanlışlık yok, mevzubahis arkadaşım da o şekilde ifade ediyor kendini. İyi incelenirse çok da yanlış değil, ortada bir ayrılık, üzüntü ve sinir var; bunun da bir sorumlusu olmalı ve ondan çıkmalı bunun acısı. Kendi çektiği acıyı da bir şekilde ona kanalize etmeye çalışıyor, çünkü ayrıldılar ve bu büyük oranda onun suçu. Tamam, o da kabul ediyor kendisinin de yanlışları olduğunu; ancak bu şekilde olmamalıydı yine de. Medeni insanlar gibi ayrılmalıydılar. Bu yüzden yalnızlık süreci daha da ağır geçiyor.
Yalnızlığın mantık boyutundan bahsedebilirim, ama duygu boyutu ile ilgili savurmanın bir gereği yok. Nedir biliyor musunuz yalnızlık? Biliyorsunuz tabi ki; belki bastırıyorsunuz, belki paylaşıyorsunuz, belki de paylaşmak için doğru cümleleri bulamıyorsunuz ve anlaşılamıyorsunuz; ama kesinlikle biliyorsunuz. Bunu yaşamak konusuna gelince; sızlanmak, kendi kendine üzülmek, kendini sokağa atmak, evde eblemek, yakaladığının hayatına kastın varmış derecesinde anlatmaya çalışmak gibi şekillerde görülebiliyor. Ancak tek bir gerçek var ki, kimse anlamaz. Anlatmak istediğinde dinler, bu iyiliği yapar sana; ama kimse anlamaz. Dolayısı ile bilmediğimiz, anlamadığımız şeyler hakkında konuşmayı çok doğru bulmuyorum. Yazayım tabi burada, "Şöyle oldu da böyle hissettim" diye; bunun adı magazin. Dedikodu bu, kendimi çekiştiririm bu yazıda, okuyan ne der? İhtimaller:
- Salak.
- Evet, çok doğru söylüyor. Bana da olmuştu aynısı.
- Banane arkadaş, kimsenin umrunda değil.
- Yazı hakkında söyleyeceğim tek şey: "Hayatımdan 10 dakika çaldı"
- Daha çok çaba göstermelisin.
Şimdi daha iyi bir tepki mi bekliyorum? Hayır. Kaçıyorum belki de asıl söylemek istediğimden. Sayfalarca yukarıda bahsettiğim gibi şeyleri yazmak ve onları paylaşmak istiyorum belki de; ne kadar dağıldığımdan, üzüldüğümden, alışmaya çalışırken ne kadar zorlandığımdan konuşmak istiyorum. Romantizm sevmiyorum, mantıksız bir biçimde olayları çarpıtmayı ve abartmayı da istemem; dolayısı ile ne olacağı gayet açık. Nasıl mı olacak? Şöyle:
İdare ediyorum işte. Aslında söylediğim kadar da kötü değilim baktığın zaman, iyiyim yani. Ara ara çok kötü oluyorum ama. Genel olarak bakınca iyiyim ama, keyfim yerinde. Bazen canım sıkılıyor, sonra geçiyor. Öyle takılıyorum boş boş. Dün baya eğlendik ama ya. Önceki hafta sonu da hiç evden çıkmadım. Böyle geçiyor işte, manasız.
Bu nedir peki? İşte yalnızlığın tarifi. O kadar yazmaktan kaçtığım şey bu olacak. Bunun bir anlamı yok ki, bunu anlatmaya çabalamanın da bir anlamı yok (takdir edersiniz ki anlaşılır bir tarafı da yok).
"Sen anlatamıyorsun, aç da şunu bir oku, adam ne güzel anlatmış" derseniz, baş üstüne, ama o adamın anlattığı şey ile benim bir alakam yok. Düşüncelerimi tam olarak yansıtan bir şey olamaz o. Mutlaka bir çok ortak nokta bulurum, ancak eşit miktarda ortak noktayı insan ve inek arasında da bulabilirim. "Kürk Mantolu Madonna'yı okudun, çok beğendin; Maria Puder ile bir alakan var mıydı da çok beğendin peki?" derseniz, aynı şey değil ki. Aşkın anlatılmasını ("aşk kelimesinin kapsamı ve niteliği" konusuna dalmadan, dümdüz yazıp geçeyim) çok daha kolay buluyorum yalnızlık ile kıyaslandığında. Birinde sen geliştiriyorsun çünkü, kafanda planlıyorsun, kendin ettin kendin buldun. Belli bir güzel tarafı, cezbediciliği var. Değişik bir sarhoşluğu falan da vardır onun, kapasiteyi de düşürerek algıyı iyice kapatır. Diğer tarafta ise sadece var, tüm gerçekliği ile. Engellemeye çalışsan da var, kaçsan da, kabul edip otursan da var. Bir anda yok zannediyorsun, sonra yine oluyor. Aşk gibi değil, ne kadar yönlendirirsen yönlendir, o orada. Aşk biter, sıkılırsın, üzülürsün kavga edersin veya milyon tane sebepten bir tanesi olur, soğur gider bir anda. Ama yalnızlık bitmez, oradadır sürekli; aşk varken de oradadır, yokken de. Daha net, daha ağır, kontrolü daha zordur. Karış karış dağları anlatmaya benzer aslında; kocamandır, birbirine de çok benzer. Ama aynı değildir. Adamın biri Toroslar'ı anlatıp da "Bu eserimde Himalayalar'dan bahsettim" derse, bilen adam farkı anlayacaktır. Söz konusu biz olduğumuz için, kendimi bildiğimiz de düşünüldüğünde, net bir biçimde oturmayan parçalar görünecektir.
Bu yüzden mantığına değinmeye çalışıp, duygusunu sallayıverebilirim. Rakı içince değişiyor tabi bunlar hep, burada o "yalnızlıkmış da bikbikmiş de aşktan zormuş" diye ahkam keserken bir anda "Arayayım mı la?" haline dönüşüyor. Alkol tüm kötülüklerin anası gerçekten.
Ee, o zaman bu kadar yazı nedir arkadaş? Bu kadar yazı, yalnızlık başlığı altında beklediğiniz şeyin sizi hiçbir şekilde tatmin etmeyeceğinin kanıtıdır. Gidin başka yerde oynayın.