1 numara: Ümraniye-Beykoz
Gideceğimiz yol Akkom Plaza'dan (üzerinde Doğa Eroğlu yazan bina) Beykoz çayırına kadar. Çıktık yola, bağlandık otobana; "abi bu şehrin trafiği öldürür insanı ya" geyikleri daha yeni palazlanıyor. Adam bir anda yandaki tırı işaret etti:
- Ne güzel değil mi?
- Ney ne güzel?
- Plaka, tırın plakası. KOC yazıyor. Koç gibi.
Tırın plakası 34 KOC 34 (sonunu hatırlamıyorum, böyle olsun).
- Hee, güzelmiş.
Bir anda diğer yana dönüyor:
- Bu da iyi bak, TOS. Koç, tos; uyumlu ha!
"Adam nasıl bir eğlence bulmuş kendine yahu, demek sabahtan akşama kadar canı sıkılıyor" diyorum kendi kendime, ama durum daha ileriymiş.
- Bizim bir arkadaşın tanıdığının otobüsleri var, halk otobüsü, 10 tane. Hepsinin de plakası COS.
- Adamın adıyla, soyadıyla falan ilgili mi?
- Nasıl?
- Hani ne bileyim, Coşkun falan olur ya soyadı? Uyumlu olur
- Aaa, hakkaten! Ama yok, bilmiyorum. Öyle mi acaba? Yok yok, bilmiyorum.
- Öyle olsa daha güzel olur.
Şimdi, bu noktada çok sevdiğim bir seviyeye geliyorum. Karşımdaki eğer aklıma yatmayan bir şey yapıyorsa; kaşıyorum onu, birlik oluyorum, destek çıkıyorum. Böylece -aklımca- biraz daha öğrenmeye çalışıyorum halini. Klasik "Ben de sendenim, bana anlatabilirsin be oğlum" mantığı çalıştırıyorum. Belki de onlar biliyordu, bunca zaman ben yanıldım; kim bilir.
Amcam da coşuyor ben ona katılınca:
- Çok güzel plakalar var, taksilerde de var. Mesela TAT var, Te A Te, güzel değil mi?
*İç ses*: Bir numarası yokmuş.
- Güzelmiş.
- Başka ne vaaar? (Düşünüyor)
- TOS falan?
- Yok ya. (Bir de beni tersliyor) Heh, TEM var, Te E Me. Çok klas.
Her seferinde de kelimeleri tek tek söylüyor böyle.
- Bak o iyiymiş. (Ben de giriyorum havaya)
- Sene 1992..
*İç ses*: Hassktir ya..
- Sene kaç?
- 92. Bir taksi plakası var, ama çok güzel. Bunu almaya çalışıyoruz biz. Adam İki buçuk milyar para istiyor.
Kafamda 92 senesindeki 2,5 milyarın günümüzde kaç para ettiğini hesaplamaya çalışıyorum bir yandan.
- Adama bastırıyoruz, yok arkadaş, İki iki yüz (2,2) verdik, vermedi.
Bu noktada plakayı söylemesini bekliyorum.
- En son öyle kaldı.
*İç ses*: İPlakayı söylemedi, demek ki o kadar da özel değilmiş. İki buçuk milyar da kaç para yapar ya? Bilemedim.
- Allah Allah.
Ben de artık koyuyorum ağırlığımı:
- Şimdi, şöyle bir durum var: Benim adım Teoman, plaka almak istesem TEO almak isterim, 34 TEO 34 falan. Bunlar taksi plakası mı olur, yoksa normal alabilir miyim?
- Haa... Bilmem... Te E U...
*İç ses*: U ne lan davar! U ne!
- U değil, O. Teo. Te E O. Ordu'nun O'su.
- Hee, O... Ticari olur o.
- Hadi ya... (Yalandan yıkılıyorum, çok da fifi)
- Belki küçük yerlerde olur da, İstanbul'da zor. Araya komisyoncu koyman lazım.
- O ne?
- Trafikte tanıdığı olan biri. Para veriyorsun 300-500, senin istediğin plakayı almaya çalışıyor. Mesele 34 TEO 34 diyorsun, o yok; arıyor seni adamın yanından. Abi diyor sonu 59 var, 63 var bir de 43 var; hangisi iyi olur falan derken ara buluyorsunuz.
- Benim trafikte tanıdığım varsa? (mezarcılık yapıyorum)
- O zaman kolay, söylersin alırsın. Bir paket sigaraya biter iş... Aha bak aha, bir COS daha.
- Evet, ne çok var.
- İşte...
Bundan sonra yıldım, yüklenemedim daha. Sonrası standart "Ne iş yapıyorsun, burada fabrika mı var, vay anassını hiç haberimiz yok" konuşması.
2 numara: Beykoz-Beşiktaş
Bunda şöyle ilginç bir kısım var: Dayı arabayı sürmüyor, uçuyor. Amcam 100 km/h sınırını sıfır kabul etmiş, üzerine koymaya çalışıyor. Yandan giren bir halk otobüsüne benim çıkışmamla (çünkü kaşınıyorum) başlıyor:
- Bunlar hep böyle. Geçen gün de otobüs sağ yolcu tarafından girdi bana.
Oturduğum yere bakıyorum: Evet, sağ yolcu tarafı. Hafiften tedirginim.
- Son bağlantı köşesine kadar gelip de sağa girmeye çalışıyorlar, değil mi?
- Evet. Sonra adam indi otobüsten, diyor sen haksızsın. Rapor tutmayalım, sen öde.
- Adam sana yandan vuruyor ve sana mı ödetmeye çalışıyor?
- Evet! Diyor ki "Çok hızlı gidiyordun"...
*İç ses*: E haklı amk!
- Sanane benim hızımdan! Ama araba iki metre uçtu bir anda. Yalan olmasın, inip ezilmeyi görünce rahatladım.
*İç ses*: Kaçla gidiyordu acaba da yan kapıdan sürtünce araba iki metre uçtu? Dur ibreye bakayım... 110... Bizim servis bu viraa bu kadar hızlı girmiyor lan!
Bizim servis (Vezir Abi, selamlar) tesiste hızı ile tanınır. Beykoz - Cevizlibağ 45 dakika! Vezo rulz!
- Yolcu var mıydı bari?
- Vardı ya...
- Aman aman.
- Bir arkadaşın hanımı vardı, ödü patladı.
*İç ses*: Neden acaba?
- Tabi canım, korkar insan.
- Bir şey olmadı ama. Neyse, bu adam beni çocuk sandı, üstüme geliyor. Bir aldım bunu...
*İç ses*: Aldım derken?
- Yatırdım yere!
- Siz bildiğin kavga ettiniz?
- Artislik yaptı, dünkü çocuğum sanki. Yatırdım bunu yere, millet geldi etraftan. Diyorlar "Abi sakin ol". Adam orada bir alttan alsa, bir "İnsanız, hata yaparız, olur böyle şeyler" dese sıkıntı yoktu, bana yıkmaya çalışıyor!
- Ee, sen mi ödedin masrafı?
- Öder miyim ya! Tutanak tuttuk, adam yüzde yüz kusurlu çıktı, kasko ödedi parayı. Şimdi de itiraz etmiş karara...
- Döner mi bu saatten sonra?
- Dönmez. İbnelik yapıyor... Ama benim arabam dört gün yattı, onu soran yok! Zaten borçtayız...
Bir taksi bugün iyi ihtimalle 200 lira kira veriyor. 4 gün=800 lira. Bu parayı şoför mü ödeyecek? Kaç para kazanıyor acaba ki bu parayı denkleştirsin? Nasıl bir boşluk açar ekonomisinde? O otobüs şoförünün bir anlık dalgınlığı neye mal oldu acaba?
Her insanın sıkıntısı farklı.
3 numara: Kavacık - Beşiktaş
İşte, bana bu yazıyı yazdıran zat-ı muhterem. Kavacıkta bekledim, yanında "Bayrampaşa Taksi" yazısını görünce "Ooo, köprü parası yok" dedim atladım. İlk bindim, "Beşiktaş" dedim, adam şu soruyu sordu:
- Nasıl gideceğiz?
- Buradan köprüye bağlanıp, oradan Beşiktaş çıkışından çıkacağız. Levent üzerinden gideriz.
İlk başta "Hangi güzergahı izleyeceğiz" sorusu sanmıştım bu soruyu. Meğer "Ben yolu bilmiyorum hafız, sen tarif et" sorusuymuş.
Neyse çıktık yola. Ben hafif yollu "Ben yolu tarif ederim, sıkıntı yok" temalı şeyler söyledim. Gidiyoruz. Köprüden Levent'e doğru çıkıyoruz, trafiğe girdik.
- Baksana arkadaş, demir yığını.
- Efendim?
- Demir yığını, demir.
- Arabalar mı, evler mi? (yazar burada plazalara ev diyor)
- Arabalar da, evler de... Şuraya bak... (Karşı yönü gösteriyor, trafik pert) bu böyle teee nereye kadar gider.
- Evet, uzuyor bu baya.
- Nasıl yaşıyor burada insanlar? Nasıl yani?
Bu noktada rezidans hayatından bahsediyor sanmıştım, lakin ki öyle değilmiş.
- Bu İstanbul yaşanılmaz bir yer oldu. Belli bir yaştan sonra buradan gitmek lazım.
*İç ses*: Acaba? Doğru mu? Bu yaş kaç acaba?
- Trafiği falan çok. Ama bu sıkıntı değil, Levent'ten sonra açılır. Metrocity'den sonrası açıktır, belki biraz Zincirlikuyu'yuda vardır ama çok sıkıntı olmaz.
- Bu plazaları yapıyorlar, güya depreme dayanıklı. Zaten bir deprem geldi, elli bin kişi gitti. Sanıyorlar ki bu onları koruyacak...
*İç ses*: Nasıl yani?
- Siz 7'ye dayanıklı bina yaparsınız, Allah 9 verir. Böyledir bu, sonra bu betonlar arasında kaçacak yer ararsınız. Kaçacak yer yok bu betonlar arasında.
Abi, dayı, amca, emmi, "o iş öyle değil" demek istedim. Olmadı, yürüdü.
- Zamanında 7 verdi, şimdi 9 verir, değil mi? Sen ona dayanıklı yapsan ne olur? Sen yapıyorsun, diyorsun ki "dayanıklı", ama o 9 verecek! O hep senin dayandığından fazlasını verecek, o zaman ne yapacaksın?
"Abi o iş öyle değil" demek istedim, demedim. O arada Metrocity'nin önüne geldik.
- Burada da sorsan çalışıyorlar... Ne iş yapıyorlar bilmem...Kaç kişi çalışıyor acaba? (Tahmin yürütecektim, bölmedim) Bakıyorum çıkışta, hep etekler burada (eliyle üst baldırını gösteriyor)... Güya sekreter, üç dört bin lira maaş alıyor. Adam bunu tutuyor, sen orada dur ben burada, iş olsun. Arada bakışırız, stres atarız; sonra da al sana dört kağıt maaş git evine. Oh ne güzel...
Ben de "Dayı araba sürekli sağa çekiyor, rot ayarına baktırman lazım" diyecektim, iyice yıldım. Adam plaza yapılmasının tanrıya meydan okuma olduğuna, Metrocity'den çıkan mini etekli her kadının hayat (neredeyse) hayat kadını olduğuna kendini inandırmış. Ben bu adama ne yapabilirim, nasıl yardımcı olabilirim?
(Bu arada, çıkışta da bakmış göt, inkar da etmiyor. Çiz desen Dali yanında sıfır kalır, almıştır kalıbını totoş.)
Yeri gelince geyik goygoy, yeri gelince tövbeler olsun şeklinde ilerleyen geyiklerimiz var. Kısmetse, hayırlısı. İlerleyen yolculuklarda görüşürüz, öperim.
Not: Taksileri şirket ödüyor, o kadar coşmadık henüz. Buradan tüm JCI ailesine selamlar (reklams).